Ne var ki, Tonio bu yeryüzünde sadakat diye bir şeyin olamayacağının şaşkınlığı ve düş kırıklığıyla soğumuş sunağın önünde bir süre daha dikilip durmuştu. Ardından omuzlarını silkmiş, çekip yoluna gitmişti...
Sadakat! demişti kendi kendine. Yaşadıkça sana sadık kalacak, seni seveceğim, Ingeborg! İşte öylesine iyi niyetliydi. Ama yine de içinde hafif bir korku ve hüznün şöyle fısıldadığını işitiyordu : Daha önce sevdiği Hans
Hansen de, her Allahın günü kendisini görüp konuşmasına karşın, ileride aklından büsbütün çıkıp gitmemiş miydi? Ve içinden yükselen bu alçak perdeden kötü niyetli sesin haklı çıkması, çünkü aradan zaman geçip başka günlerin gelmesi, Tonio'nun bundan böyle şuh Inge uğrunda ölmek istemeyişi, çünkü dünyada kendileyin bir sürü ilginç işe kalkışacak heves ve gücü varlığında hissetmesi, çirkin ve acınacak bir şeydi...
Inge'nin kendisine uzak, yabancı ve yadırgamış görünmesi, çünkü konuştuğu dilin Inge'nin dili olmaması Tonio'yu kırıp incitmişti, ama öyleyken mutlu hissetmişti kendini. Çünkü mutluluk sevilmek değildir, demişti kendi kendine; sevilmek, kendini beğenmişlik duygusu için sağlanan iğrenç bir doyumdur. Mutluluk sevmek ve belki sevilen kişiye küçük çapta aldatıcı yaklaşımlar ele geçirmektir. Ve Tonio bu düşünceyi ruhuna yazmış, enine boyuna üzerinde düşünmüş, tüm derinliğiyle içinde yaşatmıştı.
Yine de mutluydu; çünkü o zamanlar kalbi diriydi, yaşıyordu henüz. Sıcak ve mahzun, senin için çarpıyordu bu kalp, Ingeborg Holm ! Tonio'nun ruhu, kendini mutlu bir yadsıyışla senin o sarışın, aydınlık, yüce dağları ben yarattım diyen küçük kişiliğini kucaklıyordu...