Çok merak ettiğim bir kitaptı gece yarısı kütüphanesi. Aldıktan sonra da aylarca beklettim evde. Çünkü kitabı okuyanların yorumlarına bakıyorum kimi çok beğenmiş kimi hiç beğenmemiş. Doğruyu yazmak gerekirse ben kitabı beğendim ya.
Kısaca yazmak gerekirse hayatından memnun olmayan bir kız intihar eder ve gözlerini bir kütüphanede açar. Kendi hayat versiyonlarının olduğu bir kütüphane. Ve bir kütüphaneci vardır orada baş kahramana der ki geçmişte değiştirmek istediğin bir an olsaydı hangisini değiştirmek isterdin. Ancak burada geçmişe dönmek yok. O değiştirdiğin anın günümüzdeki yansımasını yaşayacaksın. Mesela Ahmetle ya da ayşe ile evli olsaydın şimdi nerede ne yapıyor olurdun. Gördüğün o hayattan pişman olursan kütüphaneye geri dönüp başka bir hayat seçme imkanın var. Bir kaç hayat deneyimleyebiliyorsun yani.
Ben konuyu da konunun işleniş biçimini de çok beğendim. Keşke seçmediğimiz tercihlerde ne oluyor görebilseydik. Şahsen ben çok ama çok isterdim.
Francis Bacon'ın eserlerinden toplanmış aforizmalardan oluşuyor. Derleme ve çeviri Cengiz Çevik tarafından yapılmış. Klasik filoloji ve Bacon için önemli başvuru kaynağı.
Kitabın ilk bölümlerini okurken ne okuduğumu sorgulayıp dehşete düştüm açıkcası.
Tüm kötülüklerin (gasp,tecavüz,hırsızlık,şiddet vb.) serbest olduğu bir distopya da geçen romanda ilk bölümlerde başrol Alex ve çetesinin + benzer başka çetelerin hiç pişman olmadan,zevk alarak yaptıkları tüm kötülükleri konu alıyor.
İkinci bölümde ise çetesinde ki kardeşlerine liderlik yapmak istediği için ve haksız yere liderliğinden,kardeşlerine uyguladığı şiddetler yüzünden kardeşlerinin planladığı ihanetin,intikamın üzerine hapse girmesi,sonrasında hapiste tekrar bir cinayet işlemesi üzerine hükümetin yeni tedavisi olan kötülülerin 15 gün içinde iyileştirilmesinin ve topluma kazandırılmasının ilk kobayı oluyor.Hükümet zorla,işkenceyle,kendi iradesi dışında iyi bir insan olarak Alexi topluma kazındırdığına inanıyor.Zaten kitabın tüm mesaj burada barınıyor.Bir insanın elinden tüm seçim şansını alsak ve bu sayede iyiliği seçmiş olsa gerçekten özünde iyi bir insan olmuş olur mu? Yoksa iyi bir insanı iyi yapan onun kötülüğü seçme imkanı varken elinin tersiyle itmesi mi? Başka bir seçenek yoksa yapılan iyilik zorunluluk olmaktan başka nedir ki? İnsanı insan yapan onun kendi iradesi ile seçim şansına sahip olmasıdır aslında, ya bu iradeyi de çekip alırsak?Kısacası Alex otomatikleştirilmiş bir portakal oluyor.
Üçüncü bölümde ise tedavi sonrası artık hiç kötülük yapamayan Alex dışarı çıkınca eskiden kötülük yaptığı insanlar ondan intikam alıyorlar,şiddet uygulayıp eziyet ediyorlar bunlardan kurtulup muhalefetin eline düşen Alex onların da ihanetimsi yöntemiyle eski haline geri dönüyor.(Kitapta iki yüzlü siyasete de değiniyor).Tekrardan çete kuruyor,kötülüklerine devam ediyor ta ki eski çetesinden kardeşinin birini evlenmiş mutlu olduğunu görene kadar.Sonra kendisi de evlenmek çocuk sahibi
Otomatik PortakalAnthony Burgess · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2009113bin okunma
Bu kitabı okurken sanki gece boyunca bir insanın zihninin içinde dolaştım… Ve kitap bittiğinde içimde garip bir yalnızlık hissi kaldı. Kısacık bir roman olmasına rağmen çok yoğun, çok derin bir okuma oldu benim için.
Karayipler’de tropik bir adada yaşayan yaşlı anlatıcının, köpekleriyle birlikte sabahı beklediği o uzun gece boyunca; ölüm, geçmiş, yalnızlık ve insanın dünyadaki yeri üzerine düşündüklerini okuyoruz. Ama bu bir olay kitabı değil daha çok insanın kendi iç karanlığıyla yaptığı bir hesaplaşma gibi
Beni en çok atmosferi etkiledi sanırım. Elinde içkisiyle gecenin seslerini dinleyen, anılarıyla boğuşan o anlatıcı… Doğa sürekli canlı ama insan gittikçe daha yalnız hissediyor.
Kitapta sürekli bir “sona yaklaşma” hissi var. Sanki karakter sadece sabahı değil, hayatının sonunu da bekliyor… Bu yüzden her düşünce daha ağır, daha kırılgan geliyor
Yazarın dili de çok etkileyiciydi. Bazı cümleler şiir gibi, bazılarıysa insanı rahatsız edecek kadar çıplak ve gerçek. Özellikle insanın doğayla ilişkisini anlatış biçimi çok farklı hissettirdi bana
İnsanlardan uzaklaşma, yalnızlığı seçme ama yine de o yalnızlığın içinde kaybolma hâli… Okurken insan kendi iç sesini de daha çok duymaya başlıyor.. Kitap bana göre gece boyunca süren melankolik bir iç yolculuk gibi… Sessiz, karanlık ve düşündürücü bir kitap. Bitince insanda tuhaf bir boşluk bırakıyor
Sabahın KükreyişiTip Marugg · İdeal Kültür Yayıncılık · 202527 okunma
Mark Twain ilk kez okudum .Yazım tarzını çok sevdim oldukça sade, akıcı ama bir o kadar da zekice.
Mizahı, hicvi ve ironiyi öyle ustalıkla kullanmış ki okurken hem bol bol gülümsedim hem de satır aralarında anlatmak istediklerini düşündüm.
Özellikle; Adem'le Havva'nın Güncesi ve Seçme Öyküler deki ilk hikaye olan "Havva ve Adem'in Günceleri ile Şeytan'ın Güncesi" ni büyük bir keyifle okudum . Bazı okurlar bu hikayeleri cinsiyetçi bulabilir ancak bence Twain'in yaptığı tam tersine, kadın ve erkek ilişkilerine dair kalıplaşmış düşünceleri ironiyle eleştirmek.
Tüm hikayelerde gördüğüm şey Mark Twain ın insanın zaaflarını, toplumun ikiyüzlülüklerini ve günlük hayattaki küçük saçmalıkları zekice iğneleyen bir yazar olduğu.
İnsanın Anlam Arayışı, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarında esir düşen psikiyatrist Viktor Frankl'ın, o cehennem benzeri koşullarda hayatta kalma mücadelesini ve bu deneyimden yola çıkarak geliştirdiği psikoterapi yöntemini anlatır.
Frankl, kitabın ilk bölümünde kamptaki tutsakların yaşadığı dehşeti, duyarsızlaşmayı ve acıyı bir bilim insanının gözlem gücüyle aktarırken; ikinci bölümde kendi kurduğu Logoterapi ekolünün temellerini açıklar. İnsanın her türlü acıya, yokluğa ve zorluğa, hayatında tutunacak bir "anlam" bulduğu sürece katlanabileceğini savunan eser; en karanlık anlarda bile içsel özgürlüğün, seçme hakkının ve yaşama amacının elinden alınamayacağını sarsıcı ve umut dolu bir dille gözler önüne serer.