Hapiste insanın zaman kavramını kaybettiğini okumuştum. Ama bunun benim için pek de anlamı yoktu. Günlerin nasıl hem uzun hem bu kadar kısa olabildiğini anlamamıştım. Yaşaması uzundu elbette, fakat o kadar genişlemişlerdi ki sonunda iç içe geçiyorlardı. Adlarını yitiriyorlardı. Benim için içi boşalmadan anlamını koruyan yalnız dün ve yarın sözcükleriydi.
Öyle ki birkaç haftanın sonunda, yalnızca odamdaki eşyaları tek tek sayarak saatler geçirebilir hale gelmiştim. Böylece ne kadar çok düşünürsem, daha önce fark etmediğim ya da unuttuğum o kadar çok şeyi hafızamın derinlerinden bulup çıkarıyordum. İşte o zaman, hapiste hiç zorlanmadan yüz yıl geçirebileceğini anladım. Canı sıkılmadan yaşayacak kadar anısı olurdu zira. Bir bakıma, bu da bir kazançtı.