Hayat, hastalıklı bir insanın yorgun gözlerini yakan güçlü bir ışık gibiydi. Uyanık geçirdiği her an, etrafında ve üzerinde çiğ bir öfkeyle parlıyordu. Acıtıyordu. Dayanılmaz bir acı veriyordu.
Gözlerini kapadı ve sekiz saat boyunca rahat, deliksiz bir uyku çekti. Huzursuz değildi. Uyku onun için unutmak demekti; uyandığı her sabahı kederle karşılıyordu. Hayat onu kaygılandırıyor, sıkıyor, zaman ise eziyet gibi geliyordu.
"Ben çok hastayım, çok hasta." dedi umarsız bir hareket eşliğinde. "Şu ana kadar hastalığımın ne kadar ilerlediğini anlamamıştım. Bir şeyler uçup gitmiş benden. Hayattan hiç korkmamışımdır ama bir gün hayata doyebileceğimi hiç hayal etmemiştim. Hayat beni o kadar doyurmuş ki hiçbir şeye arzu duymuyorum. Duysaydım şu anda seni istemem lazımdı. Ne kadar hasta olduğumu anlıyor musun?"
Kendisi bir başarı öyküsüydü ve bundan gurur duyuyordu. Ne yapmışsa kendi başına yapmıştı. Kimseden yardım almamıştı. Kimseye borçlu değildi. Vatandaş olarak görevini yapıyor ve büyük bir aileye bakıyordu. Gayretinin ve yeteneğinin abidesi olan Higginbotham Bakkaliyesi oradaydı işte. Bir erkeğin karısını sevdiği gibi seviyordu Higginbotham Bakkaliyesi'ni.
Higginbotham - (Erdal Bakkal)
Erdal Baggal karakterinin nereden geldiği belli oldu: Bernard Higginbotham. O nasıl bir bakkal aşkıdır ya. Cümleleri bile aynı Erdal Bakkal'la. Bilmiyorum bu karakterden mi esinlenildi ama assiiri aynılar. ( Sayfa 442 Martin'i akşam yemeğine davetinde) Martin Eden