Ne garipti Yusuf Ziya. Kendi yarattığı dalgada boğulan zavallı çocuk. Önüne çıkan her söküğü belki kendisi sebep olmuştur diye özenle dikmişti. Yoluna dikilen her çöpü kendi bıraktığını sanarak toplamış, her kırığı kendi sonucu sanmış, dikkatle yapıştırmıştı. Ama sırça bu. Azıcık zorlamada çıt diye atıvermez miydi en kuvvetli yapıştırıldığı yerden.
Yine de bir göz kırpmanın üzerine bile bu kadar uykusuz kalan, o kadar kurup kaldıran Mücella içinde derin bir acılık hissetti. Demek o da aynı rüyayı görmemişti. Üzerinden geçti gitti ve bu ilk sendelemede Mücella, annesinin ona çizdiği yolun emniyetine karar verdi.
Fakat o günden sonra Neyyire Hanım'ın göz hapislerinden
bir fırsat kotarılmış fısıldaşmalarda Akşam Sanat talebesi, hayat bilgisi güçlü Filiz'in anlattıklarına bakılırsa her genç kızın başına gelesi o büyük hadiseyi, gözlerine özel bir manayla dokunacak bir çift gözü, hızı kendi adımlarına uydurulmuş bir çift güçlü adımı, arkasından gelecek, izini sürecek, ismini merak edecek, yanına yaklaşıp bir çift söz söyleyecek ya da avucuna bir mektup sıkıştıracak her bir erkek varlığını, bir yandan varlığını hedef almış büyük bir tehlike olarak belledi. Bir yandan da zihninin bir köşesinde, duygularının en saklı, hani o rüyasında pembe çiçekler uçuşturan yerinde "Niye hiç kimse benim yanıma yaklaşmıyor?" diye merak etti.
Onu Mücella kılacak, bir başka ismin gölgesinden kurtaracak ne bir varlığı ne de öyle bir arzusu vardı.Hani, Dede Korkut zamanında yaşayan bir oğlan olsaydı Mücella adsız kalırdı.
Karayemişin dalları, yaprakları bile kökünün toprağa bağlandığı yerden daha öteye uzanıp sokak tarafına dal budak salarken bu ağacın ötesine adım atmayı düşünmedi hiç Mücella.