Ah, hapishane ne rezil bir yer!
Burada her şeye nüfuz eden bir zehir var.
Her şey burada solup çürüyor, hatta on beş yaşındaki bir kızın şarkısı bile!
Bir kuş bulsanız bile kanatlarına çamur bulaşmıştır. Bir çiçek koparırsınız ve koklamak için burnunuza götürürsünüz ama burada çiçek bile zehirlidir!
Kendi kendime dedim ki: Yazmak için elimde her şey var, neden yazmayayım ki? Ama ne yazacağım? Yürüyecek özgürlüğüm, görecek gökyüzüm olmadan bu çıplak, soğuk dört duvar arasına kapatılmışken ka pıdaki gözetleme deliğinden süzülen ışığın, karşıdaki karanlık duvara yansıttığı beyazımtırak şeklin ağır ağır hareket etmesini gün boyunca kurulmuş bir makine gibi seyrederek zaman gecirmek tek eglencemdi.
Hem zaten bu hayatta pişmanlık duyacak kadar çok şey yaşadım mı ki?
Aslında alacakaranlık ve zindanın kara ekmeği, mahkûmun tasına bandığı azıcık tayını; küçük düşürülmek, eğitimli biri olmama karşın zindancıların ve gardiyanların aşağılamaları, konuşmaya ve cevap verilmeye değer bir insan olarak görülmemem, sürekli olarak yaptığım ve bana yapılacak olan şeyi düşünüp tir tir titremem: İşte, cellâdın elimden alacağı servetim bu kadar.