selen

selen
@selenyolda
en sevdiklerimle yeniden, yenilerle de ilk kez tanışıyorum, biraz da kendimden taşıyorum *✧°。⋆
sevginin yetmediği yerdeymişim gerçekten
Mor, sevgiyi kaybedince içindeki kırmızı akıp gidermiş. Ta ki sadece mavisi kalana kadar… Sadece mavi hissedene ve sadece mavi gözükene kadar. Kendisini tanıyamaz hale geldiğinde sağda solda kendine katacak kırmızı ararmış. Oradan buradan biraz aşırır, biraz çalarmış. Vıcık bir mavi olurmuş ama asla mor olmazmış. Sonunda aramayı bırakmış. Belki de en başta hatası kontrastına aşık olmakmış. Belki de hatası onun kendisiyle aynı olduğunu sanması ve onu haddinden fazla sevmesiymiş. Gökyüzü bulutluyken yıldızları görmek isteyecek kadar aptalmış biraz. Sorsan, onun olanı görmek, onun olanı bulmak istemiş. Aslında aptal da değilmiş. Hep “aptal değilsin” demişler ona ama hep aptal yerine koymuşlar ve o da hiç sesini çıkarmamış. Zaten onun olduğunu sandığı hiçbir şey de onun değilmiş. Yıldızlar kayıp gitmiş, sönmüş ve bitmiş. “Hani benimdiniz?” diyememiş. Yavaş yavaş mavinin soğukluğu onu dondurmaya başlamış. Tamamen buz olana kadar… Hiçbir şey beklemez, sadece hayatta kalırmış. Hiçbir şey hissetmezmiş. Aman kimse ona bakmasın ve dokunmasınmış. Hepsi sahte geliyormuş. “Belki bir gün,” dermiş başlarda. Sonra o ses de kesilmiş. Siyahı, beyazı bile kıskanırmış bazen. Kafası o kadar karışmış ki neyi istediğini bilemez olmuş. İstediğine kavuşamayınca kendisini de, gerçek rengini de unutmuş. Ona hiç sorulmamış. Bütün duygularına ve anılarına el konmuş, kilit vurulmuş. Ne hissetmek istiyormuş artık ne de hatırlamak. Değerli ve özel olduğunu sanmış ama aslında kolayca kestirip atılacak bir şeymiş. Çiğnenecek kadar iki boyutlu… “Öyle olmasa içimdeki o sevgi çekilip benden alınmazdı,” diye düşünmüş giderek mavinin en soluk hali olurken. Onun yerine kararlar verilmiş, istemediği yerlere itilmiş. Saygı da dilenmezmiş artık, sevgi de… Eskiden sahip olduğu sevgiye bakınca, sevgi mi
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
önce adımı ezberliyorum, sonra kendimi tanırım
Farklı bir şey oluyor. Bunun geleceğini öngörememiş olmam ne kadar aptalca… Kendi kendine aptal hissetsen iyi ama bu sefer herkes aptal diyor sana. Yüzlerine bakıp gülümsüyorsun. Sürekli açıklama yapmak istiyorsun, biliyorum. Ama kim neye inanmak isterse ona inanacak. Sen bunu biliyor musun? Birini kaybettiğimde aylarca boğazıma bir yumru oturdu. Yutmak için çok, kusmak için daha çok çabaladım da gitmedi. Arada aklıma gelir de yine düğümlenir boğazım işte… Aynı acıyı aynı şekilde hissetmiyorum. İnsanım ya, alışıyorum. Eskiden beni görsün, bilsin isterken şimdi köşe bucak kaçıyorum, saklanıyorum. Onu istemiyorum diye mi, beni merak edip arasın bulsun diye mi bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Bu hayatta beni en çok korkutan duygulardan biriymiş bu: hevesimin kaçması, kaçıp gitmesi… Hevesimin kaçıp gitmesi, içimin ölmesi mi? Yine aynı yumru var boğazımda. Bu sefer yitip giden olmadı bu dünyadan. Her şey yerinde duruyor ama eksilmiş mi, ne olmuş? Herkes bir parçamı koparıyor giderken de ben azalıyorum. Yürüyen bir ölüyüm ama devam ediyorum. Kim sever ki beni ben yürüyen bir ölüyken? Sen sever miydin? Aldığı nefes ciğerlerine dolmayan, verdiği nefes içinden çıkamayan birini... Nefessiz kalan, yalnız hissettiği için nefes alamayan birini... Birisine tutunarak yürüyen, yalnız kalınca panikleyen ve aynı zamanda yalnızlıkla yakın arkadaş olan birini... Aynaya bakıyorum ve halime gülüyorum. “Her zamankinden daha siliksin, Selen. O kadar şeffafsın ki arkanı görüyorum. Bomboş gözlerin… Ne kadar da ‘kaybetmiş’ bir suratın var. Hangi oyunu kaybettin? Kime yenildin? Nasıl kudurup ağlamışsın… Hala yediremiyorsun değil mi kaybetmeyi kendine? Kaybettiğin kişiler, kaybettiğin hisler nasıl da geri gelmiyor, değil mi Selen? Bekleme, bekleme, asla gelmezler.” Bana benden daha kaba
bir tesadüfü nasıl beslediğindir aşk
Onu yerde buluyorum. Bir anda gözüme ilişiyor. Kimse dönüp bakmıyor. Üstü başı kir pas içinde. Birisi fırlatıp attı mı, yoksa düşürdü de sonra çok mu üzüldü? Bakıyorum yüzüne. Kimse fırlatıp atamaz, kıyamaz bence. Düşürmüş, kaybetmiş ve kesin çok üzülmüştür. Tutuyorum ellerinden, daha da yakından bakmak için. Daha iyi anlıyorum bir zamanlar çok sevilmiş olduğunu. Özlediği birisi mi var? Ne zamandır yerde? Ne zamandır bir şey bekliyor ve ne bekliyor? Çok sevilmiş birinin gözlerinde neden bu kadar hüzün var? “Benimle gelmek ister misin?” diye soruyorum. Aynı hüzünle bakıyor yüzüme. Bir cevap vermiyor. Kararsız diye mi, korkuyor diye mi, yoksa kendinden uzaklaşa uzaklaşa konuşmayı mı unutmuş, anlayamıyorum. “Tutun bana,” dediğimde tutunuyor. Yürümeye başlıyoruz. Biraz ilerledikten sonra bakıyorum, bırakmış kolumu. Arkamı dönüyorum ve yerde öylece yatarken buluyorum. Bir saniye düşünüyorum. “İstemiyorsa dönüp onu tekrar almamın ne faydası var?” diyorum. Sinmiyor içime; bana hatırlattığı şeyler ağır basıyor. Bir şekilde güveniyorum ona. Tutuyorum yine elinden ve “İstemezsen gelmek zorunda değilsin ama geleceksen de sıkı tutun. Bıraktın mı, düştün mü diye kontrol etmek zorunda kalmayayım,” diyorum kaşlarımı çatarak. İlerliyoruz. Öyle demiştim ama bir gözüm hep üstünde. Yürürken düşünüyorum; belki de yorgun olabileceğini, o yüzden istese de sıkı tutunamadığını. Yüzüne bakmadan konuşuyorum: “Ben de yorgunum. Seni hep taşıyamam ama yan yana yürümek istersen elini tutarım. Bana sarılırsan ben de sana sarılırım. Sevgim hep seninle olur beni seversen. Gocunmam, emek harcarım. Sen de hak ettiğim gibi davranırsan...” Gölgemize bakıyorum; hala benimle olduğunu görüyorum. Rahatlıyorum. Yine düşerse diye deli gibi korkuyorum ama dönüp almamaktan daha çok korkuyorum. O kaçıyor diye
kendimle tanışıyor muyum yoksa birine mi benzettim
Kilometrelerce gittiği tren raylarından uzaklaşıyor ve bir minibüse biniyor. İki buçuk liranın götürebildiği en güzel yere ilerlerken, ilk kez dinlediği o şarkıyı anlayarak ama hissetmeyerek tekrar tekrar çalıyor. Bilmiyor ki bir gün kalbini paramparça edecek ve gözyaşlarından hafif yanmış yanaklarını silecek… İndiği minibüs yoluna devam ederken, o da sokakta yoluna devam ediyor ve apartmana giriyor. “İnsan bir yere koşa koşa gidince asansör bile yavaş geliyormuş,” diye düşünüyor. Kendi daire numarasıyla aynı olan “46” sayısına bakıyor. Sonra da kapı önündeki ayakkabılara… Görmekten hoşlandığı birkaç şeyden biri bu detay. Kapı açılıyor. Bütün dünyada arayıp da bulamadığı her şeyi gördüğü o gözlere bakıyor. Kendini bulduğu o gözlere... Tutamıyor gülümsemesini ama bilmiyor ki gözyaşlarını da bir gün tutamayacak ve bilmiyor ki o kapının önünde bir daha asla durmayacak ve o kapı bir daha açılmayacak. İçeri giriyor ve girer girmez kendine sarılıyor sanki, o kadar içten ki… Tamamlanıyor bu iki kişi. O koku kazınıyor beynine ve o ten yapışıyor ellerine. Haberi yok binlerce kilometre uzaktan, seneler sonra hâlâ burnunda o kokunun, ellerinde o hissin olacağından. Ona giymesi için verilen mor tişörtü giyiyor üstüne. Her kafasından geçirdiğinde yuvasına giriyormuş gibi hissediyor. Bayılıyor onun olmayan bu tişörtü giymeye, onun olmayan bu çarşaf ve yorganda uyumaya. Uyumak için çabalamadan uyuya kalmaya...“Anne karnında mı en son vardı bu huzur?” diye düşünüyor. Ama onu hatırlamıyor, o yüzden bildiği tek huzur bu; öyle kalıyor aklında. Küçük bir çocuğun evinde hissettiği gibi mi yoksa? Tanımlayamıyor. O zamanlar tanımlamaya da çalışmıyor. Aşk ne? Onu da tanımlayamıyor. Bir gün ne olduğunu hatırlayıp tanımlayacak zaten; şu an bu huzuru tanımlarla ve sıfatlarla neden bozsun
az, çokmuş ve var, yokmuş
Yere bakarak yürüyorum hala. Sadece ayakkabılar var. Yürüyorlar, duruyorlar, koşuyorlar. Kimlerin ayakları bunlar bilmiyorum. Sonra birini takip etmeye başlıyorum. Aylarca, yıllarca. Ne olduysa durmaya karar veriyorum bir anda. Yürüyen o, evet ama neden uzaklaşan benim? İnsan durduğu yerde kendinden uzaklaşır mı? Uzaklaşırmış. Kendini tanıyamayacak kadar uzaklaşırmış hem de. Önce birbirimizden, sonra da kendimizden kopup gidişimizi izliyorum. Tekrar yürümeye başlıyorum. Başka ayaklara takılıyorum, kaybettiğimi arıyorum yıllarca. Sonra kafamı kaldırıyorum. Boynum tutulmuş, unutmuşum dik durmayı. Alışkın değilim. Karşımdakine bakıyorum. Ona da alışkın değilim. Yüzü hem tanıdık hem de yabancı. Acaba onu da mı unutmuşum? Takip ettiğim ayaklar senin miydi? Emin olamıyorum. Adımları değişmiş ama izleri aynı. Her yerde var bu izler. Geçmişimden geliyor ve görüyorum, ilerliyor geleceğime. Ne diye ilerliyor? Ellerimle tek tek koyduğum tuğlaları zar zor tutuyor, bunun için bitmeyen bir emek harcıyorum. Hep daha fazla, daha fazla… Bir dursam her şey tepeme yıkılır. Yorgunum ve yüküm ağır. "Varsın yıkılsın," diyesim geliyor da bir enkaz yuva olur mu insana? Kimler kalır altında? Yaşamayı beceremiyorum galiba, keşke birileri benim yerime baştan başlasa. Hep yanımda taşıdığım bir şey var. Bir parçam gibi. Bir taraftan sırıtıyor üstümde çünkü bana ait olmadığı belli. Ama o kadar uzun süredir bende ki, o bile kendini bana ait sanıyor. Bütünleşmiş benimle. En başta da kendisi sanmış beni. Bir olmuşuz. Ama haklı da… O kadar aynıymışız ki… Biz biliyoruz bir tek ayrı şeyler olduğumuzu ama dışarıdan bakan bir sanıyor. Anlamıyor; bir değil de iki olduğumuzu. Bazen düşürdüm, kaybettim diye korkuyorum. Çaktırmadan gölgeme bakıyorum da görüyorum onu. Hala üstümde. Rahatlıyorum. Gölgeme