Yeni bir savaşa katıldı bütün kavgaların yedek neferi selim. (ben neyim, ne değilim?) herkes mutlu ve sorumsuz herkes olumlu, ben olumsuz.
Bir sigara sardım. Yağmurun sesine ilişmek istiyorum. Yağan yağmur mu olmak istiyorum yoksa o yağmurun sesi mi? Neden yağmuru, yağmur sesinden ayırıyorum ki? Sessiz yağmurları yok mudur bu cihanın? Ve hep sesinden mi tanınır yağmurlar? Işık durgun ve dalgın. Yağmur sanki ışığı da uyutuyor...vaktin yağmura en açık olduğu anı bekliyorum. Şair mırıldanıyor "bu yağmur...bu yağmur...bu kıldan ince"... bir İstanbul yağmurunun şair dimağına saplanan bir yansımasıdır sanki bu. Orhan Veli öğretmiştir İstanbul'u gözleri kapalı dinlemenin sırrını. Belki bu cümle eksik olarak görülebilir dikkatli bir okuyucunun nazarında; zira öğreten belli ama öğretileni ifade etmekten imtina etmiştir bu cümlenin yazarı. Çünkü birçoğu "İstanbul'u dinliyorum gözleri kapalı" devrik cümlesini işitmiş ve hatta hayatında en az bir kere kullanmış olsa dahi, şiirin diğer mısralarında salınan sesleri ve kokuların varlığından haberdar değildir. İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı Önceden hafiften bir rüzgâr esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar, ağaçlarda: Uzaklarda, çok uzaklarda Sucuların hiç durmayan çıngırakları İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı "İstanbul'u dinliyorum gözleri kapalı" parantezine alınmış mısraların titreşimlerini hissetmemek mümkün değil. Rüzgârın sesini işitebilirdik belki aradan bir asırlık perdeyi kaldırabilsek. Rüzgârın da bir sesi olduğunu ve bize seslendiğini hatırlayabilirdik. Yapraklardan, servilerden, dalgalardan...ağaçlarda yavaş yavaş sallanan yapraklar...zamanın təlaşına direnen rüzgarların ve yaprakların ruhu...uzaklara...çok uzaklara...bizi ulaştırabilecek bir sessizlik değil mi aciz ruhumunuz våbeste olduğu sır. Ve uzaklara ulaşabilmenin, uzaklarla uzlaşabilmenin, içimizde gezdirdiğimiz sanal mesafeleri aşabilmenin, mesafeleri yollarla
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Atatürk'e göre dünyanın en büyük insanı kimdir?
-dünyanın en büyük insanı kim...dir? -Timur'dur Paşa'm! -değil. -Fatih'tir. -değil. -Yavuz Sultan Selim. -değil. -Alparslan. -değil. -Napolyon. -İskender. -değil. Nafile!... Ne derlerse Atatürk "değil" diyordu. Dalkuvaklardan biri dayanamadı. -sizsiniz Paşa'm, dedi. Atatürk bu zatı ter eledikten sonra, sualinin cevabını kendisi verdi; -dünyanın en büyük insanı Hz Muhammed'dir. Ölümünden bu yana bin üç yüz sene geçtiği halde, günde beş vakit, Cenab-ı Allahtan sonra adı söylenen Hz Muhammed'dir...
*İSLÂMİYET VE AKIL - 2* Abdullah bin Sebe ve benzerlerinin bozuk fikrleri de İslâmiyete karıştırılmak istendi ise de, Ehl-i sünnet âlimleri buna mâni oldular. Eshâb-ı kirâm ve Ehl-i sünnet âlimlerinin bulunduğu yerlerde yaşayanların akılları, iyiyi-kötüden ayırma işini çok iyi yaparak rahat ettiler. Ortaçağda İslâm medeniyetini kurdular. Bu akıllara *Akl-ı selîm* denir. Îmânları aynı olan Ehl-i sünnet Müslümanlar, ibâdetlerinde başka mezheplere ayrıldılar. Ehl-i sünnetin dört mezhebi böyledir. Bozuk mezhep uyduranların îmânları da bozuktur. Muhammed aleyhisselâma inanıp da, başka bir Peygambere inanmayan kimse, buna da inanmamış olur. Çünkü, Muhammed aleyhisselâma inanmak için, Peygamberlerin hepsine inanmak lâzımdır. Müslümanlık, medeniyete sebep olmaktadır. Medeniyet, jet ve elektronik âletler yapmak değil, bunları zulüm yapmak için kullanmayıp, insanlara hizmet için kullanmaktır. Avrupa'da ve Amerika'da bazı fen adamları, dinlerinden uzaklaşınca, başarılı oldu. Müslüman ismini taşıyan bazı ahmaklar ise, İslâmiyetten uzaklaşınca başarısız oluyor. Bunun sebebini iyi anlamalıdır. *Tam İlmihâl - Seâdeti Ebediyye 84. baskı, S: 1148* hakikatkitabevi.net/book.php?bookCo... *Türkiye Takvimi* turktakvim.com *Huzur Pınarı* huzurpinari.com
Alıntı
İllüzyon çağında kuklacılık ve kuklalar...
Bir düşünürün söyle bir sözü kalmış hatırımda, mealen diyordu ki:"...eski zamanlarda kuklacı da kukla da, kuklanın ipi de görünürdü seyirciye...", peki ya şimdi, kukla ortada ipi de görünmüyor kuklacı da...hatta kukla kendini öylesine kaptırmış ki, kukla olduğunu unutmuş giydirme şahsiyet kazanmış gibi...seyreden ise hiç birinin farkında değil !... Bu tespit ile giriş yaptık mevzuya, tam olarak içinde yaşadığımız "illüzyon çağının" ve modern insanın varoluşsal trajedisinin kalbine dokunuyoruz bu yazıda. Bahse konu sözün ruhundan ilham alarak, bu derin fikri ve ardındaki manzarayı şu şekilde devam ettirelim: Görünmez İplerin Çağı: Şahsiyet Sanrısı Eski zamanlarda seyirci, izlediği şeyin bir kurmaca olduğunu bilirdi. Kuklacı perdenin arkasındaydı, ipler bazen ışıkta parlardı; sahne ile hakikat arasında estetik bir mesafe vardı. Seyirci oyunu izler, hissesini alır ve evine dönerdi. Kukla da kukla olduğunu bilirdi, çünkü varlığı ancak o görünür iplerin gerilmesiyle can bulurdu. Ya şimdi? İpler o kadar inceldi, o kadar şeffaflaştı ki; artık onları görmek için göz değil, çok derin bir basiret ve şuur gerekiyor. Kuklacı sahnede değil, kuliste değil; bizzat kuklanın zihninin iç çeperlerine gizlenmiş durumda. Algoritmalarla, dayatılan modern paradigmalarla, konfor alanlarıyla ve sahte başarı illüzyonlarıyla örülmüş bu görünmez ipler, kuklaya yukarıdan aşağıya değil; içeriden dışarıya doğru hareket yaptırıyor. Kuklanın Trajedisi: "Giydirme Şahsiyet" En tehlikeli esaret, esir olduğunu bilmeyenlerin esaretidir. Bugünün insanı (modern kukla), kendisine sunulan hazır şablonları, düşünce kalıplarını, beğenileri ve hatta isyanları bile kendi hür iradesiyle seçtiğini zannediyor. Üzerine geçirilen kimliği, o "giydirme şahsiyeti" o kadar çok benimsiyor ki; aynaya baktığında bir
Bazı ayrılıklar güzeldir. Allah bilir, biz bilmeyiz. Resulullah (s.a.v) çok sevdiği evini bırakıp hicret etmeseydi, belki de bugün Medine olmayacaktı, Medine olmasaydı belki de biz olmayacaktık. Hz. İbrahim (a.s) sevdiği eşi Hacer validemizi terk etmeseydi bugün zemzem suyu bulunabilir miydi? Kabe yapılabilir miydi? Halbuki birbirlerini çok seviyorlardı. Kays, eğer Leyla’dan ayrı kalmasaydı belki de Mecnun olmayacaktı, böylelikle tarihte yaşamış normal bir vatandaş olup ölecekti. Biz Leyla’dan Mevla’ya nasıl varılır bilemeyecektik. Yavuz Sultan Selim Han eğer babasından ayrılmayı tercih etmeseydi sekiz yıldaki ilerleme belki seksen yılda ancak başarılabilecekti. İbrahim Ethem eğer tacı tahtı terk etmeseydi bugün ismini hangimiz bilecektik? Hangi şair aşkından ayrı kalmadıkça dünyayı sarsacak şiirler yazabilmiş? Hangi yazar, sevdiğinden ayrı kalmadıkça milyonlarca defa okunabilmiş? Hangi insan, körü körüne bağlandığı birinden, bir şeyden ayrı kalmadıkça asıl olması gereken insan olabilmiş? Çünkü ayrılıklar, insana yeni arayışlar getirir. 💐