Bir felsefenin, bir dinin kutsamaları ve mutluluk vermeleri de onların hakikiliğinin kanıtı değildir: nasıl ki bir delinin, kendi sabit fikrinden aldığı mutluluk, bu fikrin akla uygunluğunun kanıtı değilse.
Azizin ne olduğu değil, aziz olmayanların gözünde ne anlam taşıdığıdır ona dünya-tarihsel değerini kazandıran.
Özellikle iyi bir insan değildi, özellikle bilge bir insan hiç değildi: ama insani ölçülerde iyiliğin ve bilgeliğin ötesine uzanan bir şeyi imliyordu. Ona inanmak, tanrısal ve mucizevi olana, tüm varoluşun dinsel bir anlamına, gelecekteki bir kıyamet gününe duyulan inancı destekliyordu.
Azizin gölgesi müthiş büyümüştü, öyle bir yüksekliğe ulaşmıştı ki bu gölge, artık tanrıya inanmayan çağımızda bile, azizlere inanan yeterince düşünür bulunmaktadır hala.
Genel olarak konuşulduğunda: açıklanmamış olan büsbütün açıklanamaz, açıklanmamış olan büsbütün doğa dışı, doğaüstü, mucizevi olmalıdır, tüm dindarların ve metafizikçilerin ruhlarındaki talep budur; bilimsel insan ise bu talepte "kötü ilkeyi" görür.
Şimdiye dek bir insanın, hiçbir kişisel güdü ve sadece başkaları için bir şeyler yaptığı görülmüş değildir; kendisiyle ilişkili olmayan, yani içsel bir zorunluluk içermeyen bir şeyi nasıl yapabilecekti ki? Ego, nasıl olur da egosuz davranabilirdi?
Açlık kendini doyurmak için bir yemeğin var olduğunu kanıtlamaz, ama yemeği arzular. "Sezmek", bir şeyin var olduğunu herhangi bir derecede bilmek değil, o şeyi arzulandığı ya da kendisinden korkulduğu sürece olanaklı kabul etmek anlamına gelir. "Sezgi" kesinlik toprağında bir adım ileriye götürmez.