Demek aşk da geçiyor. Bense öyle sanıyordum ki aşıkların hayatı sıcak bir öğle vakti gibi rüzgarsız, hareketsizdir. Halbuki sevgide de rahat yok. O da değişiyor, durmadan değişiyor... Bütün hayat gibi.
Tarih ona yalnızca insanlığın ne kadar zavallı olduğunu öğretmişti: Bir dönemde insanlık felaketlere uğruyor, mutluluğunu yitiriyordu, sonra bütün gücüyle çalışıp çabalamaya koyuluyor, iyi günlere kavuşmak için türlü cefalara katlanıyordu. Nihayet tarihin bir döneminde insanlık rahata kavuşacak gibi oluyor; artık tarihin kendisi de rahat edecek, diyorsunuz. Nerede? Tekrar işler bozuluyor; her şeyin altı üstüne geliyor; insanoğlu yeniden çalışıp çabalamaya başlıyordu... Güzel günler bir türlü sürmüyor; hayat değişiyor, her şey durmadan bitip yeniden başlıyordu.
Adıyla birlikte yüzü de, sözleri de hatırdan çıkardı. Geldiği yerde bir şey değişmez gittiği yerden bir şey eksilmezdi. Görünüşü gibi zekasının da hiç rengi, özelliği, kişiliği yoktu. Çevresindekileri gördüğü ve işittiği şeylerle eğlendiremiyordu çünkü Petersburg'da doğmuş ve bir yere gitmemişti; bu yüzden başkalarının gördüğü ve işittiği, bildiği şeylerden başka bir şey bilmiyordu. Böyle bir insan sevilir mi, sever mi, nefret eder mi, acı çeker mi? ...Ama şu da var ki duydukları sevgiyi sıcak, soğuk diye ölçmeye kalkarsak bunlarınki hiçbir zaman ortayı aşmaz. Herkesi sevdikleri için iyi insan sayılırlar; oysa kimseyi sevmezler ve kötü olmadıkları için iyidirler.
" İnsan kendisini köleliğe uyarlayabilir, ama bu duruma düşünsel ve ahlaksal niteliklerini alçaltarak tepki gösterir. O, karşılıklı güvensizliğin ve düşmanlığın egemen olduğu bir kültüre de uyarlanabilir, ama bu uyarlamaya da zayıf ve ürün vermeyen biri haline gelerek tepkide bulunur. İnsan kendini cinsel itilimlerin bastırılmasını isteyen kültürel koşullara da uyarlayabilir, ama bu uyarlamayı başarırken Freud'un göstermiş olduğu türden nevrotik belirtiler geliştirir. Demek ki o, hemen hemen her kültür kalıbına kendisini uyarlayabilmektedir, ama bu kültür kalıpları doğasıyla çelişik olduğu zaman, kendi doğasını değiştirmediği için sonunda kendisini bu koşulları değiştirmek yönünde zorlayan ansal ve duygusal bozukluklar göstermektedir."
"Eğer yetke uyruğu sömürmeyi istemeseydi, korkutarak ve duygusal yönden boyun eğdirterek yönetme gereksinmesini duymayacak, kendisinin yetersiz bulunması tehlikesini göze alarak ussal yargıyı ve eleştiriyi yüreklendirecekti. Ama kendi çıkarları tehlikeye girdiği için yetke, boyun eğmenin en büyük erdem, başkaldırının ise en büyük suç sayılmasını ister. Yetkeci etikte bağışlanmayan suç, başkaldırma ve yetkenin kural koyma hakkıyla koyduğu kuralların uyruklar için en yararlı kurallar olduklarına ilişkin görüşün sorgulanmasıdır."