Selman Kaştan

Selman Kaştan
@selmaank
Dünyaya geldim gitmeye. Uzaklardan aklıma düşen ilhamları ve hayatıma yön veren alıntıları paylaşıyorum.
İstifra etmek, kusmak insani bir şey. Deniz yolculuklarında çok olur. Bir de fırtına çıktıysa hiç midesi bulanmayanlar bile istifra edebilir. Son 10 yıldır korkunç sarsıntılar geçirdik, keskin virajlardan döndük… Titanik’in buzdağına çarpması gibi bir çarpışma oldu. Hemen herkes, farkında veya değil, az-çok travma geçirdi. Sinir krizleri, depresyonlar… Fırtına hala dinmedi. Böyle bir atmosferde en olmayacak tavır üst perdeden ahkam kesmek, insanları çizip atmak ve kolayca dışlamak… Gemi hala sallanıyorken ve deniz dalga dalga yaralara tuz basarken en olmayacak şey şu: Kendi yörünge ve eksenini temel ve esas kabul etmek, diğer insanları “yamuk”, “inhiraf etmiş” ve “savrulmuş” görmek. Fırtına sürüyor. Kim, kendi ekseninin doğru olduğundan emin olabilir ki! Yerin göbeğini bilmiyor veya görmüyoruz ki ona bakıp kendi doğrumuz için hüküm verelim. Dalgalar art arda güverteye vuruyor. Kimse savrulmak istemez ama savruluyor. Dalganın tesiriyle ne eline gelirse ona tutunuyor, sarılıyor. Kimi baş aşağı duruyor ve sizi baş aşağı görüyor. Veya siz baş aşağısınız, o dimdik ayakta ama onu baş aşağı görüyorsunuz. Kimi kendini kurtarmak için başkalarına tutunup onu da sürüklüyor, kimi hala kayıyor. Veya biz kayıyoruz, yerinde duran bir başkasını kayıyor sanıyoruz. İşte böyle bir ortamda en itici duruş kendinden emin olma ve başkalarını üst perdeden yargılama. “Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun/İnançla geril, insana sevgi duy/Kalmasın el uzatmadığın bir mahzun gönül!”; “İnsanları kendi konumunda kabul etme, hoşgörülü olma” gibi altın ilkelerimiz vardı. Bu ilkeler niye hep kubbe dışına?  Bırakın insanların diline zaptiyelik yapmayı! Konuşanın boğazının sıkıldığı bir dünya medeniyet üretmez. Bırakın bu fırtınada insanlar içini döksün hatta üstünüze istifra etsin. Kızan,
Alıntı
Reklam
Beşinci Mesele: Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem “Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs’ahâ” [Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez. (Bakara Sûresi: 2:286)] sırrınca teklif-i mâlâyutak(güç yetirilemeyecek şeylerin teklifi)yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır. Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyevîye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.
Gün içinde ne yaparsan yap, ne yaşarsan yaşa, sana sonsuzu sevmek için, yaratıcıyı bulman için verilen bu kabiliyetleri fani ve kısa dünya hayatı ile sınırlandırdığın sürece gece mutsuz uyuyacaksın.Gündüz kahkahaların anlamsız gece depresyonlarıyla bitecek.Şunuda alayım şu da olsun mutlu olacağım dediğin ne hedefin varsa ona ulaştığında alacağın karşılık tatminsizlik olacak.Madem dünyanız ağlıyor ve tatlı hayatınız acılaştı; çalışınız, ahiretiniz dahi ağlamasın.
Bir gün şeytan adama yaklaştı ve ona, "Böyle devamlı Allah'ı zikretmen ne zamana kadar sürecek. Sen gece gündüz Allah diyorsun, peki bir kere olsun Allah da sana buyur kulum dedi mi? Zikrinin karşılığını aldın mı? Madem sana bir karşılık verilmiyor, sen bu kötü halinle ve kara yüzünle ne zamana kadar Allah diyeceksin?" diye vesvese verdi. Bu vesvese adama tesir etti. Kalbi karıştı.Onu gerçek zannetti. Demek ben Allah'ı zikretmeye layık bir kul değilim bana karşılık verilmiyor diyerek zikri bıraktı ve uyudu. Gece rüyasında Hızır Aleyhisselamı gördü. Hz. Hızır ona, -Allah'ı zikretmeyi niçin terk ettin; zikirden niçin pişmanlık duydun? diye sordu. Adam; -Ben sürekli Allah Allah diye zikrettim; fakat bir gün olsun Allah'tan "buyur kulum" diye bir karşılık duymadım. Ben bu işe layık olmadığımdan ve Allah'ın kapısından kovulmaktan korkuyorum, dedi. O zaman Hz. Hızır (a.s) adamı şöyle uyardı: -Senin Allah Allah demen, O'nun buyur kulum demesidir. O seni zikretmese sen O'nu hiç zikredemezdin. Senin O'na kavuşma arzusu ile amel edip çırpınman O'nun tarafından sana verilmiş bir cezbedir. O seni sevmese kendi yolunda koşturmazdı. Senin Allah'tan korkun ve O'na duyduğun aşk, O'nun sana lütfudur. Senin her yâ Rabbi diye inleyişinde O da sana yönelir, seni dinler ve karşılık verir. Allah bir kulun kalbini bağlarsa, o kul Allah'ı zikredemez. Allah yolunu açmazsa, kul dua edemez. Sen başına gelen bir dert içinde Allah diyorsan, O sana kendisini zikrettirmek için bu derdi vermiştir. Gaye seni kendisi ile meşgul etmektir. Korkma, Allah de. Zikre ve duaya devam et. Hiçbir zikir ve dua karşılıksız kalmaz. Zerre kadar bir amel dahi zayi olmaz. Allah Firavun'a mal verdi, dert vermedi. O da hiç inleyip zikretmedi. Allah'i zikrettiren dert, O'nu unutturan maldan ve sıhhatten daha hayırlıdır.