İstifra etmek, kusmak insani bir şey. Deniz yolculuklarında çok olur. Bir de fırtına çıktıysa hiç midesi bulanmayanlar bile istifra edebilir.
Son 10 yıldır korkunç sarsıntılar geçirdik, keskin virajlardan döndük… Titanik’in buzdağına çarpması gibi bir çarpışma oldu. Hemen herkes, farkında veya değil, az-çok travma geçirdi. Sinir krizleri, depresyonlar… Fırtına hala dinmedi.
Böyle bir atmosferde en olmayacak tavır üst perdeden ahkam kesmek, insanları çizip atmak ve kolayca dışlamak… Gemi hala sallanıyorken ve deniz dalga dalga yaralara tuz basarken en olmayacak şey şu: Kendi yörünge ve eksenini temel ve esas kabul etmek, diğer insanları “yamuk”, “inhiraf etmiş” ve “savrulmuş” görmek.
Fırtına sürüyor. Kim, kendi ekseninin doğru olduğundan emin olabilir ki! Yerin göbeğini bilmiyor veya görmüyoruz ki ona bakıp kendi doğrumuz için hüküm verelim. Dalgalar art arda güverteye vuruyor. Kimse savrulmak istemez ama savruluyor. Dalganın tesiriyle ne eline gelirse ona tutunuyor, sarılıyor. Kimi baş aşağı duruyor ve sizi baş aşağı görüyor. Veya siz baş aşağısınız, o dimdik ayakta ama onu baş aşağı görüyorsunuz. Kimi kendini kurtarmak için başkalarına tutunup onu da sürüklüyor, kimi hala kayıyor. Veya biz kayıyoruz, yerinde duran bir başkasını kayıyor sanıyoruz. İşte böyle bir ortamda en itici duruş kendinden emin olma ve başkalarını üst perdeden yargılama.
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun/İnançla geril, insana sevgi duy/Kalmasın el uzatmadığın bir mahzun gönül!”; “İnsanları kendi konumunda kabul etme, hoşgörülü olma” gibi altın ilkelerimiz vardı. Bu ilkeler niye hep kubbe dışına?
Bırakın insanların diline zaptiyelik yapmayı! Konuşanın boğazının sıkıldığı bir dünya medeniyet üretmez.
Bırakın bu fırtınada insanlar içini döksün hatta üstünüze istifra etsin. Kızan,