“Bir gün bir Tanrı, gezegenin en yüksek dağında oturmuş düşünüyormuş.
Yanına hınzır arkadaşı gelinceye kadar aklı elindeki tohumlardaymış. Arkadaşı, ‘Onlar ne diye?' sormuş. Bizim Tanrı, ‘Tohum.’ demiş. Hınzır arkadaşı, ‘Ne tohumu?’ demiş, bizimkisi, ‘Benim potansiyelimin
tohumu... İçimde o kadar olasılıklıyım ki, her bir ihtimalimi bu tohumların her birine yükledim, olgunlaştıklarında onlara bakarak kendimi deneyimleyeceğim.’ diye açıklamış. Hınzır olan, ‘Tanrı tohumu! Bu hiç de akıllı bir fikir değil dostum.’ demiş. Bizimkisi, ‘Bir Tanrı’nın kendini deneyimlemesinden daha akıllıca ne olabilir ki’ diye cevap vermiş.
Hınzırsa, ‘O tohumlar olgunlaşıp asla senin potansiyeline erişemezler!’ diye çıkışmış. Bizimkisi, ‘Niye bu kadar kesinsin?’ dediğinde, hınzır Tanrı,
‘Bu tohumlar, olmalarını istediğin şey olabilmek için sürekli gelişmeliler. Gelişmenin kendisinden başka bir nedene sahip olmayan bu şeyler nasıl senin olasılıklarına dönüşsünler, onlar için amaç ne Motivasyonları ne’ diye sorgulamış ve gülerek, ‘Senin tohumların başarabileceklerini sanmıyorum.’ demiş. Bizimkisi açıklamış, ‘Onları bir seraya koyacağım ve ‘merakla’ besleyeceğim.’ Hınzır Tanrı, ‘Neyin merakıyla?!’ diye
sormuş, bizimkisi yine açıklamış, ‘Kendi potansiyellerinin merakı.’
Tohumların yaratıcısı, yarattığı şeyin bir gün kendi potansiyelini dolduracak farkındalıkta, Tanrısal bir şeye dönüşeceğini savunurken, diğeri bu tohumların ancak, beslenme zincirinde yeri olabilecek basit tohumlar olacağını, içlerindeki potansiyele rağmen asla
Tanrısallaşamayacaklarını savunup durmuş. İki Tanrı arasındaki sohbet birkaç dakika sonra iddiaya, birkaç yüzyıl sonraysa oyuna dönüşmüş. Tasarımcı Tanrı tohumları seraya yerleştirmiş ve onları ‘merakla’
beslemiş... "İş iddiaya binince, hınzır Tanrı gündelik yaşantıyı