Patikadan aşağı doğru yürüyünce karşıma at kestanesi ağacının yıkıntısı çıktı. Karşımda duruyordu işte, kapkara, yıkık, ikiye bölünmüş olan gövdesinin içi korkunç bir kovuk. Gövdenin iki parçası birbirinden iyice kopmuş değildi; aşağıdaki sağlam kütük, güçlü kökler, onları bir arada tutuyordu. Yalnız, içlerinden yaşam özü akmayacaktı artık. İki yandan sarkan o ulu dallar ölmüştü. Önümüzdeki kışın kasırgalarıyla bu ağacın yarısı ya da bütünü yere devrilecekti besbelli, ama şimdilik ne de olsa gene tek bir ağaç sayılırdı... Belki bir yıkıntı, ama bir bütün yıkıntı. Bu dev ağaç sanki canlıymış da beni duyabilirmiş gibi, “Birbirinizden kopmamakla iyi etmişsiniz,” dedim. “Yangından çıkmış gibi bir haliniz var –kavrulmuş, kararmış– gene de vefalı, sağlam köklerinizden gelme bir yaşam duygusu olsa gerek sizde. Bir daha yeşil yapraklarla bezenmeyeceksiniz, dallarınızda kuşların yuva kurup şakıdığını göremeyeceksiniz; zevk ve sevda çağınız kapandı artık sizin... Böyleyken, gene de yapayalnız değilsiniz... Bu çöküntü sırasında birbirinizle dert ortaklığı edebilirsiniz.