Emrah Boz

“Düzen sağlam mı? O zaman mesele yok. Çünkü o zaman düşünmeye, insanın kendini işe karıştırmasına, hattâ kendini dinlemesine de lüzum yok. Ama düzen bozulunca, otorite yıpranınca, hele hele yıkılınca lâğım borusu patlamış gibi oluyor. Çünkü artık ortaya o yetersiz aklı, o kit ve kısır aklı yüzünden kendi kendine düşman olan tek insan çıkıyor, idraksizliği, dūşünce ve anlayış kısırlığı yüzünden kendini zelil görüyor; hakikate, bir türlü tam olarak kavrayamadığı hakikatlere karşı idrakiyle tek insan çıkıyor; kendi kendini hor gören, çeşit çeşit ve çoğu itibariyle çelişen insiyaklara, insiyaklarının işleyişine bir ahenk vermediği için kendinden tiksiniyor; bu zelillik ve bu tiksinti ölçüsünde de kendi kendine, düşman oluyor. Sonra da, 'Beni hor görüyorlar, bana düşman bunlar,' diye düşmanlar icat ediyor. Hakikatları kavrayamadığı, doğru hükümlere varmadığı için aldandığını, aldatıldığını seziyor, ama arkasından da, aczi yüzünden, bu aldanış ve aldatılışını kolu, bacağı, kaşı gözü gibi benimsiyor, gözüne, kaşına lâf söylenecek diye düşmanlıklarını koyulaştırıyor, doğruya, doğru yolda olanlara, meselâ sana, meselâ Ali Emmi'ye karşı daha bir azgınlıkla saldırmak hırsına kapılıyor. Doğrular ve doğru yoldakiler artık katlanamayacağı bir hakarettir kendisi için. Artık tek avuntusu ve tek gururu düşmanlıktır, icat ettiği düşmanlardır, bunlara da dört elle sarılıyor.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
“Mazur gör, Minas Efendi,” dedi ve tam bir özür dileyişle devam etti: “Oluyor bunlar. Önlenemiyor. Her zaman da olacak ve önlenemeyecek. İnsanın kaderi bu. Allah affetsin. Sizlerle din ayrılığı, kan ayrılığı var. Netice itibariyle bu da bir sebeptir. Veya, vahşetin sebebi olmamalı, ama sebep sayılabilir. Peki, ya aynı dinden, aynı kandan olanların birbirlerine yaptıklarına, yapmakta olduklarına ve yapmadan yapamayacak olduklarına ne demeli? Kurulu düzen işlerken, düzeni kuran kuvvetler ayakta iken mesele yok. Ya düzen bozulunca? Ya düzeni ayakta tutan kuvvetler yıpranınca? Bekle o zaman cifenin binbir çeşidini.”
Reis Bey burada Salih'i hatırladı. Çocukluk arkadaşı Niko'nun Pontus Devleti hülyası peşinde, hiçbir Osmanlı'nın aklina sığmayacak bir ırkçılıkla silâha sarılışı, bedeni gibi ruhu da çökmüş Çolak Salih'ten bir savaş kahramanı yaratmış, Salih'i savaşsız yaşamaktan korkar hâle getirmişti. Salih şimdi yalnız ve yalnız Niko ile hesaplaşmak için yaşıyordu ve Osmanlı ülkesinde şimdi binlerce ve binlerce Salih vardı. Osmanlı ülkesinde şimdi Rumların, Ermenilerin tatlı dilleri güler yüzleri ile uyumuş binlerce ve binlerce Salih o ilk fırsatı, o intikam saatini yaratmak için insanüstü bir çabaya girmiş bulunuyordu. Bunlar için asıl hedef, Ingiliz, Italyan, Fransız, hattâ Yunan değil, ihanet eden Niko'lardı, Agop'lardı; Salih'lerin zaferinden ötekiler değil, bunlar korkmalıydı. Ve korkuyorlardı da. Korkuyorlar, çünkü bunu iyi biliyorlar ve bu yüzden de daha çok hainleşiyorlar, daha gaddarlaşıyorlardı.
"Hırs, hırs... Hırs bütün bunlar! Kim kancık Hırslı olan kancık . Kim hayın? Hırslı olan hayın. Kim kâfir? Gözünü hırs bürüyen kâfir."
Yeni Damat Ferit Paşa kabinesini artık İngiliz kurmaylarıyla çalıştırıyor, ama silâhlı saldırışlar gibi politik manevralar da bir karış ilerleyemiyordu.