Yaşamak, kara bir kuyuda olmak gibi. Allah bir mum verir insanın eline bu kara kuyuda önünü görsün diye. O mum gönüldür ve ateşle değil de aşkla yanar. Bilmeyen insan karanlıkta tüketir ömrünü. O mumu yakamayana dünya zindan olur. Lakin fark edemez o. O denli alışmıştır ki karanlığa görmese de gördüm sanır. Ölmese de öldüm sanır. Lakin ölüm o kuyudan çıkmaktır işte. Karanlıkta kalan kuyudan çıkmayı ölüm zanneder de çıkmak istemez, ölmek istemez, bilmek istemez. İnsan kara bir kuyudan aydınlığa çıkacağım diye neden korksun ki?
İnsan her an ölümü görüyor lakin görmek istemiyor, bilmek istemiyor. Hatırlamak istemiyor onu. Neden korkalım ki ölümden? Kendi ölümümüzü kendimiz taşıyoruz her an yanımızda.
Bizim ne çok derdimiz varsa eskilerin de o kadar derdi vardı belki de. Hatta benzer dertler, benzer çileler her biri. Kimi hiç değişmedi bile. Her zamane zamanından şikâyet eder demişti tam da bunun için diyenler. Zira biz her ne kadar değiştiğimizi söylesek de değişmedik ve düşman da değişmedi. İçimizde bir yerlerde her zaman o eski vaktin insanlarını taşıdık da durduk. Bazı hâllerde hiç de fark etmesek de eski bir Osmanlı insanı çıkıverdi içimizden. İyi ki çıkıverdi. Onlar gibi yaşamadık belki ama bazı ahvalde onlar gibi davrandık. Tek fark var ki azaldık, seyreldik ve dağıldık biraz da.
Teslim olmak zor geliyor bizlere. Zira uzunca bir zamandır Allah'a teslim olmak yerine dünyaya teslim olalım isteyenler damarlarımıza da zihnimize de ve gönlümüze de böyle bir zehir zerk ettiler. Bayılttılar, uyuşturdular ve uyuttular. Ama uyumak ölmek demek değildir.