Geç vakit, suvarenin verileceği büyük konağa gittik. Bütün bahçelerden Arap gırtlağının yumuşak yalellisini işitiyoruz. Yollarda benzi sarı ve zayıf halk selama duruyor. Bir gün kurmay başkanı bana demişti ki:
-Suriye'de bizim ne kadar temelsiz olduğumuzun en iyi misali nedir, bilir misiniz?
Yüzüne baktım.
-Şu sekiz yaşında çocuğun, korkudan bana selam duruşu!
Ağır ve baharatlı Suriye büfesi, en iyi yemişler ve sert Zahle rakısından Ren şarabına kadar türlü içki ve hepsi güler yüzlü Hristiyan levanteleri, Beyoğlu, Ermeni ve Rum kadınlarının başka türlü Frenkleşmişleriydi.
Arap boğazında ağdalanan Galata Fransızcası ve Parisli artistlerin turnelerinden kalma vodvil esprileri!
Zevk ve içki su gibi akıyor. Kumdan ve Kudüs taşından gelmiş olanların sert sinirleri, çözülür gibi oluyor.
Ortalık ağarırken, bir arkadaşımla, yorgun adımlarla konaktan çıktık. Otele gitmek için iç sokaklardan dolaşmak gerekiyordu.
Bir aralık irkilip durdum. Bir kuyunun içinden gibi, o kadar derin, ruhun içinden gibi, o kadar acılı bir inilti dalgası geliyor.
Sokak inlemektedir. büsbütün aç, bir parça ağaç kışrı ve bir kuru portakal kabuğu bile bulamayan, karınları bağırsaklarının içine karışmış, sürüne sürüne kaldırım üstüne çıkan insan iskeletlerinin son iniltisini dinliyorduk.
-Cuâni... Cuâni...
Yanımızdan bir çöp arabası geçti, kenarından bir kol sarktığını gördüm. Belediye, ölü ve can çekişenleri topluyordu. Gün doğmadan sokağı susturmak lazımdı.
Süprüntü maşası ve ölüm, el ele Beyrut'un hazin sabah tuvaletini yapıyorlar.