BEN: “Matthew, o bıçağı hemen bırak. Elini keseceksin.”
MATTHEW: “Hayır, bırakmayacağım.”
BEN (öfkelenerek): “Evet, bırakacaksın!”
MATTHEW (benden de çok öfkelenerek): “Hayır, bırakmayacağım.”
BEN (yüksek sesle): “Evet, bırakacaksın! Bıçağı hemen bırak!”
MATTHEW: “Hayır!”
Güç savaşının giderek şiddetlendiği bu noktada, “ben” mesajları hakkında okuduklarımı hatırladım. Her “sen” mesajı (sözgelimi, “Elini keseceksin,”) bir “ben” mesajına dönüştürülebilirdi; bu, kişinin kendisi hakkında, suçlama içermeyen bir bildirimdir. Bu nedenle konuşmayı şöyle sürdürdüm:
(Bu kez öfkelenmeden) “Matthew,” dedim, “Seni elinde o keskin bıçakla gördüğümde korkuyorum. Elini kesmenden endişeleniyorum.” Bu noktada Matthew duraksadı, gözlerimin içine baktı ve sakin bir sesle, “Bu senin sorunun,” dedi. Hemen şu karşılığı verdim: “Çok haklısın.
Korkmak gerçekten benim sorunum ve şu anda elinden bıçağı alarak bu sorunu halledeceğim.” Ve bıçağı aldım.
Matthew’un bıçağı kolayca, yani her zamankinin tersine öfkelenmeden, direnmeden ya da gururu kırılmadan vermesi oldukça ilginçti. Bıçağı ondan alıyordum, çünkü endişelenmiştim ve annelik otoritemi bunun için kullanıyordum. Sorun benimdi (ben korkuyordum) ve duygularımın sorumluluğunu üstleniyordum. Daha sonra Matthew’un, gittiği Montessori Anaokulu’nda bir aydır bıçakla elma soyduğunu öğrendim, ama önemli olan bu değildi. Önemli olan benim, “Elini keseceksin,” cümlesinden (Geleceği bildiren kristal kürem mi vardı sanki?), “Bu benim sorunum,” cümlesine geçebilmemdi.