Orhan'ı herkes unutacaktı; onunla aynı kazada can veren, biraz sonra aynı morgu paylaşacakları çocukla birlikte kazada ölen yedi çocuğu bile kısa bir süre sonra hemen kimse hatırlamayacaktı...
Çocukların aileleri yaşama tutunmuş mu, tutunamamış mı; bu acının yükünü çekebilmiş mi yoksa altında mı kalmış, kimsenin umurunda olmayacak, ateş düştüğü yeri yakacak; bu küçücük bedenlerin büyük dünyaları yok olurken akan gözyaşları ruhlara dolan kini söndürmeye yetmeyecek; çaresizliğin kuşattığı onlarca insan, cehennemin bir türünü kendi dünyalarında yaşamaya başlayacaktı.
Sahi, neden bu kadar önemliydi hayatı birlikte yaşadığımız insanların değişmemesi, düzenin aynı kalması? Düzen kurmak, yeni bir düzene uyum sağlamak çok yorucu ve çok maliyetli olduğu için mi? Yoksa yaş arttıkça insan beyninin geçmişin daha çok yükünü çektiği, daha çok anıyı biriktirdiği için insan kendisini tüm bu zihnindekilere muhtaç mı hissediyordu?
Yaşamının ne denli tekdüze olduğundan yakınırken, aslında ne denli düzenli olduğunu, bu düzene sahip olabilmenin ve onu sürdürebilmenin nasıl zor, nasıl takdire şayan bir iş olduğunu görmezden geliyordu.
Bu yeni meta-evrende, ailelerinin çocuklarına sunduğu her türlü lüksün ve konforun yalnızca bu evrenin bir parçası olması konusunda çocuklara bir fırsat eşitliği yaratabildiği düşünüldüğünde; her birinin bireysel özelliklerinin ortak tüketim arzuları ve tüketim kalıplarına dönüşmesinde; değer yargılarının, özsaygılarının ve tahammül sınırlarının kendileri dışında bir yönlendirici güçle belirlenmiş olmasında şaşılacak bir şey yok. Zeitgeist!