Anlamak, sadece zihinsel bir kavrayış mı yoksa ruhsal bir deneyim mi? Bu kadim soru, psikiyatri pratiğinde çok somut bir zemine oturur. Bilgi ve yaşam arasındaki dengeyi bir psikiyatr ve danışanı üzerinden incemiş diyebiliriz kitap için.
Psikiyatr için anlamak, büyük oranda bilmek üzerinden başlar. Tıp eğitimi, nörobiyoloji veya farmakoloji; zihnin çalışma mekanizmasını bir harita gibi önüne serer.
Bilmek, psikiyatra bir mesafe kazandırır. Danışanın yaşadığı fırtınanın içinde boğulmadan, ona kıyıdan fener tutmasını sağlar. Teorik bilgi, bireysel acıyı evrensel bir bağlama oturtur. Bu sadece senin başına gelmiyor, bu insan ruhunun bir tepkisi diyebilmek, bilginin sunduğu bir şifadır. Ancak sadece bilmekle yetinen bir hekim, danışanını bir vaka olarak görme tehlikesiyle karşılaşır. Teşhis koyar ama temas kuramaz.
Danışan için anlamak ise tamamen yaşamak ile ilgilidir. Bir depresyonun tanımını okumak ile sabah yataktan kalkamayacak kadar ağırlaşmış bir bedene sahip olmak arasındaki fark, harita ile arazi arasındaki fark gibidir. Danışan, bilginin ulaşamadığı hissediş/im katmanındadır. Onun için anlamak, acısının içinde bir anlam bulma çabasıdır. Bir danışana dopamin seviyelerinden bahsetmek, o anki yalnızlık hissini dindirmez. O, yaşantısının onaylanmasını bekler.
Diyelim ki hem psikiyatr hem de danışan geçmişte benzer bir kayıp yaşamış olsun. Bu durum, anlamak eylemini nasıl değiştirir? Psikiyatr, yasın evrelerini tıbbi olarak bilirken, benzer acıyı tattığı için seni anlıyorum dediğinde bu boş bir teselli değil, bir YANKI olur. Danışan ise karşısındakinin sadece kitaptan değil, kalbinden konuştuğunu hisseder; bu güven inşa eder. Öte yandan psikiyatrın kendi yasını danışanınkine yansıtma riski de her zaman taze BİR KAN olarak mevcuttur.
Sonuç olarak,