'Köprü' bu kitabın adının yanı sıra kitap severlerin, kitap aşıklarının hep hayal ettiği, sahip olmak, dahil olmak ya da içinde kaybolmak istediği o yerin adı: Bir kitabevinin.
'Köprü', sahibi olan Charlie için hiç bir zaman kâr amaçlı işlettiği bir mekan olmadı. Hep kitaplarla insanlar arasında bir 'Köprü' olmasını istedi ve bir çok insanın hayatını kitapların değiştirmesine, güzelleştirmesine şahit oldu, aracı oldu. Ve zaman geçip ikinci bir şansa ihtiyacı olunca, bu kez o 'Köprü'ye kendisinin ihtiyacı vardı. Acaba o 'Köprü' kurulabilecek miydi?
Charlie'nin ailem dediği kitabevi müdavimlerinden, en çok sevdiği iki genç olan Molly ve Ryan da; ellerinden kayıp giden onca yılı geri alabilme ihtimalini hiç düşünmediler. Yine de her şeye rağmen ikinci bir şansları olacak mıydı?
Kitabın kapağında yazdığı gibi "İkinci Şansların Hikâyesi". Az çok olacakları tahmin etseniz de kitap cazibesinden hiç bir şey kaybetmiyor.
Bir kaç saatte zorlanmadan, her yaş aralığında okunabilecek olan kitabı bazen tebessümle, bazen umutla, bazen de hüzünlenerek okudum. Beğenerek de bitirdim.
KöprüKaren Kingsbury · Eksik Parça Yayınları · 2013214 okunma
TAMAM SAKİNİM
Yabancı yazarlar ile yerli yazarlar arasında önemli bir fark görüyorum. Yabancılar bir macera romanı yazarken, sadece bir macera romanı yazma amacı güderken, bizimkiler yazdıkları romanın hem herkesin hayran kalacağı hem de dünya klasikleri arasında sayılmasını bekliyorlar. Yanılıyorsam düzeltin ama ben şimdiye kadar Nobel edebiyat ödülü almış hiçbir kurgu-gerilim türünde bir roman bilmiyorum.
Mesela diyelim ki karakterimiz, herhangi bir nedenden ötürü kızdığı dükkân sahibinin dükkân camını kırmaya karar vermiş. Yabancı bir yazar şöyle yapıyor:
" John, Manhattan Kuruyemiş'in önünde durdu ve vitrinin önündeki kedileri kovaladı. Ardından yerden avucuna uygun bir taş aldı ve tüm gücüyle cama fırlattı. Taş, yıllardır bu tip olaylardan sonra akıllanan dükkan sahibinin bir servet ödediği kırılmaz camdan sekerek köşedeki çöp kutusuna çarptı. John'un öfkesi bir kat daha artmıştı. Bu sefer kendine daha büyük bir taş seçti. Kısa ve zayıf kolunu kaldırabildiği kadar kaldırdı ve bir kere daha denedi. Ancak sonuç değişmemişti. Cam, taşı fark etmemişti bile. John, kolunu yerinden çıkarma pahasına, camı kırmayı tekrar tekrar denedi. Ta ki kuvvetli bir el kulağına yapışana kadar.
Şimdi aynı sahneyi yerli bir yazardan (sankim sen Fransız düküsün demeyin hemen, ben yazar bile değilim) okuyalım.
Aziz, ensesini pişiren öğlen güneşine aldırmadan Kardeşler Kuruyemiş'in önünde durdu. Birkaç dakikalığına vitrin önünde duran kedileri seyretti. Birkaç yıl önce bir kedi almak için annesine ne kadar da yalvarmıştı. Arkadaşlık edebileceği, yanız ve küskün hayatını paylaşabileceği, onulmaz yaralarını sıcacık diliyle iyileştirebileceği, kim bilir belki de yumuşacık sarılıp, birlikte en dokunulmaz uykulara sarılabileceği bir kedi. Kim bilir ne güzel olurdu. Silkelenip kendini bu