Homo Sapiens’in bir milyon yıllık yaşam süresinin son yirmi-otuz yılı içerisinde düğmeli hayata ne çabuk uyum sağladık. Düğme üzerindeki güçlerimizi özgürce, her türlü denetimden uzak bir hezeyan içinde kullanmaktayız. Düğmeye istediğimiz zaman, istediğimiz yerde basıveririz. Düğme kullanımıyla ilgili etik ya da estetik kurallar yok. Chopin’i canımız isterse açar, istemezse kapatırız. Chopin üzerinde öyle bir denetimimiz, öyle diktatörce yetkilerimiz var ki kendimiz bile bunun büyüklüğünü ve anlamını kavrayacak durumda değiliz.
Son birkaç yüzyıl içinde sanat, uzmanlar tarafından icra edilen bir ihtisas dalına dönüşmüştür. İnsanlardan ve hayattan uzaklaştırılmıştır. Sanatçılarda, yaratıcı kişiler olmaktan çok, icra eden profesyoneller haline gelmiştir. Tıpkı oynamak yerine gösteri yapan sporcular gibi. Tek bir şeyde uzmanlaşarak, yaşama duygusunun bütünlüğünü yitirdik.
Yaşamın karşıtı ölüm değildir. Ölümün karşıtı doğumdur. Doğum ve ölüm, yaşam diye adlandırdığımız sürecin birer parçasıdır. Ölüm de doğum kadar parçasıdır yaşamın.
Kolektif delilliğin, yıllarca sürmesini sağlayan önemli bir özelliği de, kolektif çabayla değiştirilememesidir. Daha doğrusu, kolektif deliliğe karşı kolektif eylem, daha çok kolektif deliliğe yol açar yalnızca.
Yakın geçmişten mükemmel bir örnek Sovyet ihtilalidir. Yoksullar yararına bir ihtilal yapmak adına 10 milyona yakın köylü, ihtilalcilerin resmi terminolojisiyle, tasfiye edildi. Aklı ve zekayı kapitalizmin boyunduruğundan kurtarmak uğruna, binlerce aydın tasfiye edildi.