Utanca boğulmuş bir iç çocuk evlilikte BİZ'i oluşturmaya
engel olur; ilişkiyi korku, kaygı, keder ve öfkeyle doldurur.
İç çocuk kendini 'önemsiz', 'tuhaf', 'değersiz', 'güvenilmez',
'sevilmeye layık olmayan' ve 'kimsenin ilişki kurmak istemediği
biri' olarak görür.
Olgun insan kendisinin, karşısındakinin ve içinde bulunduğu
sosyal sistemin farkında olduğu kadar şimdi-burada yaşadığının,
her anın bir şeyler öğrenebileceği yeni bir deneyim
olduğunun farkındadır. İki kişi düşünün, biri 88 diğeri 78 yaşında
ölüyor. Hangisi daha çok yaşadı? Sadece yaşanan yıllara
bakarsanız, 88 yaşında ölen daha çok yaşadı dersiniz. Ama
diyelim ki, 88 yaşında ölen kişi bir kültür robotu olarak yaşamış
olsun. Bu kişiye, neden ekmeğe basmadığını sorsay-
dık, ekmeğe basmanın günah olduğunu söyler ve açıklaması
orada biterdi. Buna karşın 78 yıl yaşayan kişi, kitap okumuş,
sorgulamış, gözlemlemiş ve sürekli öğrenip geliştiği için yeni
farkındalıklar içinde hayatına anlam vermiş olsun. Bu kişiye,
neden ekmeğe basmadığını sormuş olsaydık, ekmek neden
'mübarek' anlatır, doğanın üreticiliğine, insan emeğine, işbirliğine,
halden anlamaya saygılı olmaktan bahsederdi. Bu değerleri
kendi iç tanıklığı içinde sadece vicdanına hesap vererek
yaşatmanın hayatına kattığı zenginlikten söz ederdi.
Benim için yaşamın anlamı ne?
• Yaşamın anlamını kendi tanıklığım içinde mi buluyorum,
yoksa diğerlerinin gözlerinde mi arıyorum?
• İlişki kurduğum insanlar kim? Benzer değerlere sahip
can dostlarım mı, yoksa iç dünyamı sakladığım insanlar
mı?