Utanca boğulmuş bir iç çocuk, evlilikte BİZ'i oluşturmaya
engel olur; ilişkiyi korku, kaygı, kıskançlık, güvensizlik, keder
ve öfkeyle doldurur. İç çocuk kendini 'önemsiz', 'tuhaf',
'değersiz', 'güvenilmez', 'sevilmeye layık olmayan' ve 'kimsenin
ilişki kurmak istemediği biri' olarak görür. Kendini yalnız
ve öksüz hisseder; hayatla ilgili her konuda kaygısı vardır!
Kendini yalnız ve öksüz hisseden birinden iyi bir eş olmaz.
Bu kişi ya BEN diyen bir despot, ya da böyle bir despota boyun
eğen pısırık biri olur. Yaşamını kendi seçimleriyle yönlendirmeyi
bilmediği için kendine özgü birey olmakta zorlanır;
farkında olmadan kültür robotu olarak yaşar. İstek ile gerçek
ihtiyaç arasındaki farkı bilecek bir bilinç geliştiremez. Böyle bir
kişi için cinsellik kutsallığını kaybetmiş, güçlünün bedensel arzularının
tatmin edildiği bir zorbalığa dönüşmüştür. İlişkide
cinselliğin gizemini, kutsallığını kaybetmesi ilişkiyi sıradanlaştırır,
anlamsızlaştırır.
Olgun insan deyince ne anlamalıyız? Olgun insanın
üç konuda sorumluluk bilinci gelişmiştir:
1. Kendini tanıma,
2. Diğerini tanıma,
3. İçinde bulunduğu sistemi tanıma.
Korku Kültürü'nde yetişen birey için yaşamın temel cümlesi
şudur: "Güvende olmak istiyorsan, ya diğerlerinden güçlü
ol ya da senden güçlü birinin kanadının altına sığın!" Güçlü
kişi "BEN bilirim, her zaman haklıyım, sözümü dinleyin," der
ve diğerlerinin davranışını denetleme hakkını kendinde görür.
Bu toplumlarda, kişinin güçlü olanla yakınlığını ifade eden
'yeğeni', 'amcası', 'dayısı', 'hemşehrisi' gibi kimlikler, liyakatin
önüne geçer.