İnsan, mutlu olmak için mi yaşardı sanki? İnsan ruhu ancak ve ancak bir amaca bağlanması dahilinde tam bir gelişim gösterebilir, mutlu olabilirdi. Mutlu olmak ise ancak tatmin ile mümkündü. Bu tatmin bir amaca, saygınlığa ve prestij arzusuna bağlı olduğunda asla yaşlanmazdı insan. Doğduğundan beri kanında olan korkusuzluğunu fark eder, en fazla korkmadığı için korkardı; korkmadığı için kendinden korkarken dahi, içinden borazanlarla haykıran ölümsüzlük isteğinin sesini duyardı. Ölümsüzlük tutkusu, korkuların sesini bastırmaya yetecek kadar güçlüyse yol devam ederdi ve bu yolun sonu ancak iki şekilde biterdi; ya evinde ölürdü insan ya da yolunda. O, asla evinde ölenlerden olmayacaktı, ölüm geldiğinde onu yolda bulmalıydı.
Bir gün hiç yaşamamış gibi silineceğimiz bir yerkürenin sakinleri olarak rolümüzü fazla benimsiyorduk; geçirilmiş kaftanları çıkarmamak için diretiyor, uğruna feda ettiklerimizi görmeden hedefe koşuyor, yarının sevimsiz faniliğini umursamadan uzun vadeli düşünüyorduk. Toprağın, kemiklerini bile yutacağı bir canlı için fazla ciddi, azametli ve hayalperesttik.