Yaş beni korkutuyor, hem de çok. Bu hâlde, hem de yaşlı olmak tüylerimi diken diken ediyor. Dünyamı arkamda bıraktığımı hissetmiyorum, dünyayı görüp, içinden geçip, batmadan bazen de bakarak devam ettiğim bir yol değil, benimle yürüyen bir yol gibi görüyorum.
Ben dünyanın neresini tutmuşum, neresinden bakmış da korkmuşum, bu kadar bana gözyaşı döktüren ve yirmi beş yaşımda gözlerimin çevresini karıştıran o ışıklar, o bana uzak olan ışıklar nerede?
Kalbin saklı olduğu yer iyi ki böyle derinde. Acaba beni görüyorlar mı? Acaba bu insanların hiç kalpleriyle işleri oldu mu, kalbin her an soyulmuş hissinde olması nasıl biliyorlar mı, herkesin kalbi bu kadar oynak mı, bu kadar hevesli ve bu kadar dar ve alıngan mı, bu kadar kendini bilmez mi? Kalp şımarmak mı istiyor, yatışmak mı, bunu nasıl öğrenebilirim?
İnsan gençliğinde değişikliğinden hoşlanıp, bunu zorla şerle, olmayanla derinleştirip kabartmaya, mayalandırmaya çalışıyor. Yaş ilerleyip de değişiklik gerçekten yaşanan bir hâl olmaya başlayınca ve kimsenin de aslında değişikliğin peşinde olmadığını anlayınca kendini ne yapacağını, nereye sığdırıp, kime ne kadarını göstereceğini bilemez oluyor.
"İnsanlar bir şey görmüyor, anlamıyor," diye şikâyet edene şaşarım, kim görülmek anlaşılmak ister ki, gördüğünü kucaklayabilecek kim var ki, bir de görülmekten söz edilebiliyor. Böyle bir hayalet gibi, hiç olmadığın şekillerde algılanıp geçip gitmek, içinde gizli, sonsuz bir ağrıyla yaşamak... başka çaresi var mı?