Ceyda

Tolstoy’un diriliş romanının ilk cümlesi: yüzbinlerce insan üzerine doluştukları toprak parçasını çirkinleştirmek için var güçleriyle uğraşsalar da; orada hiçbir şey yeşermesin diye her yana beton döküp, filizlenen her bitkiyi kökünden koparmış, havayı kömür ve petrol yakarak alabildiğine kirletmiş, çevredeki tüm ağaçları kesmiş, tüm dört ayaklıları, kuşları kovmuş olsalar da, ilkbahar gene de ilkbahardı. Bu sözdeki umuda hak vermeye başlamıştı…
Reklam
Gerçi insanlar övdükleri yahut verdikleri kişileri basitçe tanımlar. 1,2, en fazla üç sıfatla niteleyip geçerler. Kimse kimseyi o kadar da umursamaz. Hatta, kendilerini bile basitleştirerek anlamak, anlatmak onlara yeter. Usta yazar, büyük şair, edebiyat dehası… Tamam da neden? Bu büyüklüğün mesnedi, mahiyeti nedir? Sıfatları hor kullanıyoruz. Duygulardan hareketle edindiğimiz kanaatler bize yetiyor. Bilgiyle, teoriyle, idrak ile başımız hoş değil… Hem sonra şarkta insanlar, tanımadıklarını seviyorlar. Nasıl ki duygunun sonrasında kanaat var ise öncesinde de intiba izlenim var…
Gelgelelim, Öteden beri hep aynı kişi miyim? Fikriyatımda, hissiyatım da, önceliklerimde meydana gelen küçük değişiklikler, ben büyük başka lar yaratmadı mı? Bazı hatalarımdan vazgeçtim, kusurlarımın bir kısmını düzelttim, Eksikliklerimin bir birkaçını tamamladım… Haddizatında ben bile kendimi tümüyle keşfetmiş değilim…
“Hayat bir piyango” dedi Ahmet Hamdi Bey ve dönüp üçlü koltuğa bıraktı kendini: “Ömür dediğin de bir çok şans oyunlarıyla dolu haydut.“ Kedicik koltuğun kucağına kurulmuştu Tanpınarbaşı’nı uzatıp burnunu kedinin burnuna dayadı: “Sevilmenin vergisini de ödemek lazım.”
Dünyayı ıskalayan, cennete varamaz; Müspet ilimlerden ve çağın şuurundan uzak düşmüş bir fert, şahsiyet kazanamaz. “Sınırları zorla ve en verimli dengeyi bul.”
Reklam