Bir başkasının kendisinden çok şeye sahip olmaması gerektiğini ileri süren her kişi, işte bu yolla, içinde duyduğu büyük kıskançlığı örtmekte, onu bastırarak kendisi ve çevresi için bir tehlike olmamasına çalışmaktadır.
Belki de "sahip olmak" güdüsünün böylesine güçlü olmasının nedeni, ölümsüzlük duygusunu tatmin etme konusundaki etkinliğidir. "Kendimi" sahip olduğum şeylerden oluşan bir bütünlük olarak kabul edersem, onların yok olmazlığı, benim ölümsüzlüğümü sağlayacaktır. Eski Mısır'daki mumyalamadan, günümüzdeki hukuksal ölümsüzlük kaynağı olan "son istek"e kadar, insanlar fizik yaşamları ötesinde "canlı kalmayı" bilmişlerdir. "Son istek" ile kişi, gelecek nesiller için, kendi mal varlığının nasıl ve nerelerde kullanılması gerektiğini belirlemektedir. Böylelikle miras yasaları aracılığı ile de, sermaye yatırımcısı rolüne büründüğü oranda, ölümsüzleşmektedir.
"Bir şeye sahibim" cümlesi, bize özne (ben veya sen, o, biz, ötekiler) ile nesnenin sürekli bir yapıda olduğu izlenimini vermektedir. Ama özne de, nesne de süreksiz ve değişkendir aslında. ... Herhangi bir şeye sonsuza dek sahip olmak düşüncesi, değişmez ve zedelenmez maddelere bağlı olan bir hayaldir.
Bütün yükü kadının taşıması gerektiği düşünülecek olursa, ataerkil toplumlarda çocuk dünyaya getirme olayının, belirli bir aşamadan sonra kadının sömürülmesine yol açtığını rahatlıkla ileri sürebiliriz.