Şöyle bir akıl yürüttüm. Kendime dedim ki inanç
bilgisi, tüm insanlığın mantık yetisi gibi gizemli bir
temelden kaynaklanıyor. O temel Tanrı'dır, o temel
hem insanlığın bedeni hem de aklıdır. Vücudumun
Tanrı'dan bana kadar ulaşması gibi aklım ve hayat
algım da bana öyle ulaşmıştı, bu yüzden hayatı algılamamın tüm o gelişim evreleri yanlış olamazdı. İnsanların içten inandıkları her şey gerçek olmalıdır; gerçek farklı şekillerde ifade edilebilir ama yalan olamaz ve bu yüzden gerçek bana yalanmış gibi geliyorsa bu sadece benim onu anlamadığım anlamına gelmektedir. Bundan başka kendime şöyle dedim: Her inancın özü, yaşama atfedilen ve ölümle yok olmayan bir mânâdan oluşmaktadır. Doğal olarak, lüks içinde ölmekte olan bir kralın, çalışmaktan canı çıkmış yaşlı bir serfin, akıl baliğ olmamış bir çocuğun, bilge bir ihtiyarın, kaçık bir yaşlı kadının, genç ve mutlu bir kadının, ihtiraslarıyla yanıp tutuşan delikanlının, çok çeşitli hayat ve öğrenim şartlarına sahip tüm insanların, başı sonu olmayan o tek hayati sorusuna, yani "Ne için yaşıyorum, hayatımdan ne çıkacak?" sorusuna inancın cevap verebilmesi gerekir; Bu soruyu yanıtlayabilecek tek cevap da esasen tek olmasına rağmen, tezahürlerinde doğal olarak sonsuz çeşitlilik taşımak zorundadır…