Ahlâk, ruhun kuvvet kazanmasıdır ve bu kuvvet ancak bedenle çarpışarak kazanılır. Bedenin sefaletlerini, düşüşlerini kendimize itiraf etmek, onları ruhumuzun karşısına koymak, içteki mücadeleyi hazırlamanın şartı değil midir? Oscar Wilde: “Bedenin hiçbir düşüşü ve yıkılışı yoktur ki nefsi ruhanîleştirmesin” diyordu. Zaaflarını bilen adam, sefaletlerini söyleyen adam, mücadele için rakibini çağıran ruhun sahibi demektir. Ruhun ilacı olan itiraf, günahlardan nefsi temizlediği için değil, bedenin zevkleriyle ruhu çarpıştırdığı için yükselticidir, ruhu kurtarıcıdır.
Bir makaradan çekilen iplik gibi bütün dünya emellerini, âleme ait bütün istekleri kendinden ayırıp kopararak terkedebilen insan mesuttur. Varlığının son huzmesi olan hayatı bile sırası geldiği anda “al emanetini!” diyerek sahibine neşve içinde teslim etmesini bilen, ancak yaşanmaya değer bir hayatın sahibi sayılır. “Emelsiz insan zayıftır” diyeceksiniz, asla! Bedbaht mıdır, dersiniz? Hayır. Asıl o gönlünü ve bütün varlığını sonsuzluğa bağladığı, ilâhî vaadin sonsuzluğunda mest yaşadığı için hepimizden ziyade mesuttur ve sonu olan mahdut âlemin kuvvetlerini bırakarak sonsuzluğun kuvvetine bağlandığı için hepimizden daha kuvvetlidir.