Dokuz yaşımda babamı kaybetmem mi, yoksa onun bana aldığı o küçük yumurtaya dair hatıra mı beni bu kitaba çekti — tam olarak bilmiyorum. Ancak Fatma Nur Kaptanoğlu’nun ilk romanı, beklediğimden çok daha derin ve sarsıcı bir etki bıraktı.
Kitap farklı hayatları anlatıyor gibi görünse de, aslında ortak duyguların izini sürüyor: değersizleştirilme, dışlanma ve ayrımcılık. Bu duygular, beni ister istemez geçmişin tozlu sayfalarına götürdü.
Romanın merkezinde, her şeyi geride bıraktığını düşünen Bilge’nin yıllar sonra doğup büyüdüğü eve geri dönüşü var. Ev dediğimiz şey yalnızca dört duvar değildir; çocukluğun her ayrıntısını yeniden hatırlamak, değişmeyen şeylerle yüzleşmek ve geçmişin bugünü nasıl derinden etkileyebileceğini fark etmektir.
Cinsel yönelimi nedeniyle ailesi tarafından dışlanan Bilge, yıllar sonra geri döndüğünde özellikle babasıyla olmak üzere annesiyle de sessiz ama ağır bir hesaplaşma yaşıyor.
Okur yorumlarında da sıkça vurgulandığı gibi, eser hüzünlü, duygusal ve düşündürücü bir atmosfere sahip. Farklı hayatların aynı acılarda ve değersizlik hissinde birleşmesi, Bilge’nin hikâyesini kişisel bir deneyime dönüştürüyor.
Sessiz çığlıkların ve yıllarca bastırılmış duyguların görünür hâle geldiği bu roman, geçmişten tamamen kopmanın aslında ne kadar zor olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.