İkisine de mazi hakimdi. Hep geçen günleri düşünerek yürüyorlardı. Bir kibrit alevinin muvakkat ışığında görünüp kaybolan eşya gibi, birçok hatıralar patlayıp sönüyordu.
İkiside hissettiler ki, şu birkaç günlük ayrılık içinde, münasebetlerinin tarihi büyük bir devir geçirmişti ve daha üç beş ay evvelki hatıralar bile senelerce uzak bir maziye ait gibi görünüyorlardı. Aşk meselelerinde zamana ait ölçülerin içimizde ne garip farklarla değiştiğini sezdiler.
Fakat bu sefer yanyana gitmiyorlardı, biri ötekinin koluna girmemişti, aralarında ayrılık ve aralarında vücutlarının ılık buğusunu birbirine geçirmekten meneden serin boşluklar ve aralarında son zamanların manevî uzaklığını mer'î bir hale getiren maddi bir mesafe vardı. Bu sükut ve bu mesafe, artık onlara birbirlerini yalnızlıktan kurtaramadıklarını hissettirmekten başka hiçbir şeye yaramıyordu.
Bir taraftan da hissediyordu ki odasının intizamı, ruhundaki iğtişaşın neticesine bağlıydı; günlerden beri süren ve bugün son haddine gelen bu deruni ihtilal bitmeden odasını düzeltmeye kalkmak nafile bir hareketti; hatta kendi ruhunu bir aynada seyreder gibi görebilmesi için odayı daha fazla dağıtmak ve tabağı, bardağı yere atıp kırmak, notaları yırtmak da istiyordu.