Sibel

Sibel
@sibelknnc
Avukat ve Türkolog
Lisans
İstanbul
16 okur puanı
Temmuz 2024 tarihinde katıldı
Kozmopolit Hafızadan Kimliksizliğe
7/10
·138 syf.··
2026 14. kitabı
Mine Kırıkkanat’ın 1990 yılında yayımlanan ilk romanı Sinek Sarayı, okuyucuyu İstanbul’un kozmopolit hafızasının labirentlerine davet eder. Ancak bu davet, bir hoş geldin den ziyade, 80 darbesinin silindiri altında kalmış Türk aydınının içine düştüğü hedonist ve apolitik çukurun sert bir teşhisidir. Yazar aynı yıllarda yaklaşık 10 yıllık evliliğinin sona ermesi ile İstanbul’a dönmüştür; muhtemelen Sinan gibi yalnız hissetmektedir. Aidiyet ile ilgili benzer çıkmazlarda olduğunu düşünüyorum. Kitap bizi gökyüzünden aşağıya inen bir uçak sahnesi ile karşılar. Yer ve göğün birbirine karıştığı bu açılıştan kitabın sonlarına kadar yer gök yerine oturacaktır. Bu yukarıdan aşağı inmenin kitapta bir daha bu kadar kapalı görmeyeceğimiz bir metafor olduğu kanaatindeyim. Roman, birinci tekil şahıs anlatımıyla okuyucuyu Sinan ile özdeşleşmeye zorlar; fakat bu bilinçli bir tuzaktır. Sinan, okuyucuya içini açmayan, şekilci, elitist ve cinsiyetçi bir antikarakterdir. Bir kadına tacizci yaklaşımı ile tokat da yer insanları ilginç bulmadığı için azar da. Yazarın 40 yaşında, yılların gazetecisi olarak kurduğu bu anlatı dili, postmodern bir oyun barındırır. Sinan yer yer okura doğrudan seslenirken : ‘paris gibi bir yerde yaşıyormuşsun hiç mi travesti görmedin, diyebilirsiniz’, yer yer de görünmez birine-annesi diye düşündüm- anlatır gibidir: ‘ Oysa benim karşımda sevimli bir tombul. Beni görmeni isterdim.’ Yazarın -di’li geçmiş zaman anlatımı bir anı algısı bırakmaktadır. "ben" dili, okuyucuyu Bülbül Çıkmazı’ndaki apartmana bir apartman sakini olarak dahil eder. Mekan olarak seçilen Bülbül Apartmanı, insan sirkidir. Cüce, mongol, dümbelekçi, fahişe ve travestiden oluşan bu marjinal topluluk, yazarın kaleminde birer renk ve insanlık kazanır. Yazarın ahlak terazisi burada sarsıcıdır:
Sinek SarayıMine G. Kırıkkanat · Cep Kitapları Yayınları · 1990403 okunma
Reklam
Düşünen Kadının Trajedisi
6/10
·232 syf.··
2025 11. kitabı
·
53 günde okudu
·
Okunma: 01 Ekim 2025 01:42
Karşımızda, kadın merkezli psikolojik romanlarının öncülerinden biri duruyor; II. Meşrutiyet döneminde Türk entelektüel kadınının yaşadığı kimlik krizi, evlilik kurumu üzerinden ele alınıyor. Handan, esasında Halide Edip’in bir döneminin otobiyografisidir; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Handan için “romandan ziyade bir otobiyografiye benziyor” demiştir. Kitabın yazıldığı dönemde yazar, ilk eşinin kuma istemesi üzerine radikal bir boşanma kararı almış; bu aldatılmadan doğan depresyonunu kaleme almaktan kendini alamamıştır. Handan romanı mektuplardan oluşmaktadır. Çoğunluğu Refik Cemal ile arkadaşı Server arasında olmak üzere; Handan’ın, Neriman’ın, Hüsnü Paşa’nın, Cemal Bey’in, Dr. Şe’nin ve intihar mektubu ile de olsa Nazım’ın mektuplarını içeren, yaklaşık altmış mektuptan oluşur. Roman boyunca mektupların neredeyse tamamının konusu Handan’dır. Handan, Avrupai bir eğitim görmüş; güzelliğiyle değil, zekâsıyla öne çıkan modern, entelektüel Türk kadınıdır. Üç farklı evlilik üzerinden Handan’ı tanırız. İlki, evlilik teklifini reddettiği Nazım’dır. Sosyalist ve idealist hocası olan Nazım, Handan’a evlenme teklif eder; ancak Handan, Nazım’ın gerçek aşkının “dava” olduğu düşüncesiyle ve hayatında en değer verdiği şey olamayacağı fikriyle bu teklifi reddeder. Nazım, ilk bakışta Handan’ın dengi gibi görünse de, hayat felsefesi ideolojik zincirlerle bağlıdır ve esasında özgür bir düşünce yapısına sahip değildir; fikren bir askerdir. Öğrencisi Handan ise onu aşmıştır; ideolojik zincirleri olmadığından çok daha özgür düşüncelere sahiptir. Romanda evlilik problemi, Nazım döneminde ortaya çıkar. Nazım, Handan’ı kendi ideallerine hizmet edecek ya da ettirilecek bir kişi olarak görür. İkincisi Hüsnü Paşa ile olan evliliğidir. Bu kez çok sevileceği ve düşünsel anlamda denk oldukları
HandanHalide Edib Adıvar · Can Yayınları · 20197bin okunma
Langdon Bu Defa Sembollerin Değil Bilincin Peşinde
6/10
·656 syf.··
2025 16. kitabı
Nihayet aylardır tüm influencerların elinden düşürmediği o meşhur siyah/altın yaldızlı kitabı okudum. Bu vahşi pazarlama stratejisi başlangıçta kitaptan biraz uzak durmama sebep olsa da, konu bir kitap olunca merakımı yenmek ne mümkün. Bizi Sırların Sırrında yine Robert Langdon karşılıyor; ancak sekiz yıllık ara, yazarın kurgu biçiminde büyük değişiklikler yapmış. İlk defa bir romanda Langdon olay mahalliyle tesadüfen kesişiyor. Üstelik yine bir ilk olarak, daha önceki bir kitaptan tanıdığımız Katherine Solomon bu kez ana karakter olarak karşımıza çıkıyor. Onu Kayıp Sembol’den tanıyoruz; serinin diğer kadın karakterleri gibi Langdon ile aralarında belirsiz bir flört geçmiş, sonrasında ise yolları ayrılmıştı. Ancak bu romanda Katherine neredeyse asıl kahraman konumunda. Buna yönelik subjektif yorumum şu: Brown’un özel hayatındaki değişimlerin, yani nişanlılık sürecinin metne yansıdığını hissediyoruz. Langdon artık tek başına dünyayı kurtaran bir süper kahraman değil, olaylara sevgilisinin peşinden sürüklenerek dahil olan bir figür. Katherine’in nörobiyoloji ve Noetik Bilim üzerine kurduğu "Bilinç bedenden ayrılabilir mi?" tezi ise hikayenin merkezini oluşturuyor. Dan Brown, yıllardır bizi antik sembollerin ve dini tarikatların peşinde koşturduktan sonra bu kez merkeze bilinci almış. Ancak peşinen söylemeliyim; karşımızda zamana karşı yarışan kurgudan ve gizemden eser yok. Kitabın en güçlü yanı, kurgusundan ziyade fikir yapısı. İncelememin devamı bol spoiler, daha güzel ifadeyle bol sürprizbozan içeriyor. Dan Brown bu eseriyle saf macera romanından çıkıp transhümanizme geçiş yapmış diyebilirim. Transhümanizm genelde insanın fiziksel sınırlarını (yaşlılık, hastalık gibi; bu türde eserler veren harika yazarlarımız da mevcut) teknolojiyle aşmasıdır. Katherine Solomon
Sırların SırrıDan Brown · Altın Kitaplar · 20253,956 okunma
Bembeyaz Bir Sessizlik
9/10
·144 syf.··
2025 15. kitabı
Romanın ilk paragrafı, düzyazı biçiminde yazılmış bir haiku’dur. Bu açılış, okuru farklı bir okuma biçimine davet eder ve yazara özgü bir dile hazırlar. Pek çok Batılı yorumda kurgudaki zayıflıktan yakınmalar görüyorum. Oysa kültürel bir eseri okumanın en temel kuralı, okumadan önce hangi dünyanın içine gireceğini bilmektir. Roman dediğimizde anladığımız şey evrensel değildir. Batı edebiyatında yetişmiş okurlar olarak bizler, neden-sonuç ilişkisi, belirli bir zaman-mekân örgüsü, karakter değişimleri ararız. Kurmaca bizim kutsalımızdır. Ama başka bir coğrafyada, kutsallar da değişir. Japon edebiyatında haiku adı verilen bir şiir türü vardır; Japon zarafetini, inceliğini yansıtır. Haiku, somut bir duyguyu anlatmak yerine bir atmosfer yaratır. Güzel bir örneği Orhan Veli’den gelsin (kendisi haiku çevirmeni ve şairidir): “Gemliğe doğru / Denizi göreceksin / Sakın şaşırma.” Bu şiirde ne olduğunu anlatmak güçtür, ama o denizi görmenin anlık mutluluğu dizelerin arkasında duyulur. Kavabata’nın dili, Karlar Ülkesi’nde haiku şiirinin düzyazıya dönüşmüş hâlidir. Kelimeler çok az, anlamlar çok derindir. Hiçbir şey tam söylenmez ama her şey hissedilir. İlk paragrafı haiku bir şiire dönüştürsek belki şöyle olurdu: Tren tünelden / beyaz ülkeye çıkar. / Gökyüzü susar. Romanın kapağını kapattığında hissettiğinle, ilk paragrafta duyulan his aynıdır: bembeyaz karlarla kaplı, soğuk ama tertemiz bir atmosfer. Kavabata, bir atmosferi hedefler, bir kurguyu değil. Batılı okurların zayıf bulduğu bu kurgu, aslında romanın iskeleti değildir. Romanın asıl iskeleti, o bembeyaz, soğuk atmosferin kendisidir. Karakterler ve olaylar yalnızca bu hissi yoğunlaştırmak için vardır. Romanın karakterlerinden Komako, yerel bir geyşadır. Onun hissettiği duyguyu ben aşk olarak tanımlayamadım. Günümüz
Karlar ÜlkesiYasunari Kawabata · Can Yayınları · 2022723 okunma
Kavabata’nın ölümle uzlaşması
8/10
·104 syf.··
2025 14. kitabı
Eguchi, bu tuhaf randevu evinde birkaç gece geçirir. İlk gece aldığı süt ya da bebek kokusu ile son gecede duyduğu ölüm kokusu, bir ömrün kısa özeti gibidir. Genel olarak Kavabata’ya ve bu romanına önyargıyla yaklaşıyoruz. Çünkü Batı’nın değer yargıları, sembolleri, yaşam, ölüm ve erotizme bakışı ile Uzak Doğu’nun bakışı aynı değil. Kavabata’nın bu romanından esinlenerek benzer bir temayı Gabriel García Márquez de Benim Hüzünlü Orospularım adlı romanında işler ama orada 90 yaşındaki bir adam, bir genelevdeki küçük kıza duyduğu arzu üzerinden yeniden hayata başlama isteğine kapılır. Bu, Batı’ya özgü bir yaşama tutunma anlatısıdır. Kavabata’nın romanı ise bunun tam tersidir: Burada kahraman 70 yaşında bile değildir ve konu, ölümle uzlaşmak üzerinedir. Kavabata bu romanı yazdığında Eguchi ile benzer yaşlardadır; on yıl kadar sonra ise kendi hayatına son verir. Bu yüzden roman, bir yönüyle yazarın ölümle yüzleşmesidir. Eguchi’nin uyuyan kadınların bedenlerinden anılarına sıçrayışı, aslında dolu dolu yaşanmış bir ömrün geri sarılışıdır. Yalnız değildir; evlenmiş, üç kızı ve torunları vardır. Sevgilileri olmuş, kaçamak ilişkiler yaşamıştır, hatta birkaç yıl önce genç bir kadın tarafından arzulandığını da hatırlamaktadır. Romanın sanıldığı gibi erotik bir yönü yoktur. Kızların bakire olması, hem Eguchi’nin hem de diğer yaşlı erkeklerin onlarla cinsel temas kurmasını baştan engeller. Eguchi bu ihtimali birkaç kez aklından geçirir, hatta hayal eder; ama romanın derdi burada kalmaz. Bu genç kadınların varlığı onda “gençliğe sahip olma” hırsı değil, geçmişe bakma imkânı yaratır. Kadınların bedenleri onun için arzu nesnesi değil, birer hatıra kapısıdır. Her birinde başka bir kadını, başka bir zamanı, başka bir duyguyu hatırlar ve böylece kadınlar üzerinden hayatla
Uyuyan GüzellerYasunari Kawabata · Can Yayınları · 2024674 okunma
Reklam