Dimetoka’da genişçe bir salonda toplanıldığını hatırlıyorum. Epey kalabalık var. Hacı Âdil, tümen komutanları Fahri Paşa, Fethi Bey, hep üst saftadırlar. Aşağıya doğru öteki misafirlerin arasında bir erkan-ı harp göze çarpıyordu. Sarışın, sert ve bakınırken gözlerine takılmamak imkansız! Hacı Âdil, arasıra ona dönüyor. Belli ki, rütbesiyle nispetsiz bir ehemmiyeti var. Biz Meşrutiyetin komitacılık âleminde bu ehemmiyetlere alışmıştık. Salondan çıktıktan sonra Hacı Âdil’e bu zatın kim olduğunu sordum.
- Mustafa Kemal Bey, dedi.
Sonra biraz şaşırcı gözlerini manalaştırarak ilave etti:
-Yamandır!
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
O vakitler, bu kadar ümit ve teşvik, bize heyecanlandırmaya kâfi idi. Üsküdar’dan entariyi kaldırmak, Merkez Kumandanlığı koğuşunda kadın döndürmemek yahut sokakta aynı arabaya binen kadın erkeklerden karı- koca vesikası sormamak, hemen hemen inkılapçılık gibi ileri hareketlerdi. Gözleri Mustafa Kemal gününde açılmış olanlara, 1913 avuntuları ne kadar gülünç gelir.
İşte Cemal Paşa’yı böyle bir kararsızlık havası içinde tanımıştım. Tevkifler, sürgünler, ip ve zindan çerçevesi içinde bana korkunç bir yeniçeri gibi görünen Cemal Bey’in kendisine velev müphem ve karışık, fakat genç hareketlerle az çok alakalı görmek de büyük bir şeydi.
Biz bu kadarla doymaya ve kanmaya alışmıştık.
Çünkü o zamanki devrimci, kırmızı ve uzun Mısır fesini başı üstüne yakıştıracak kadar duygusuz ve donuk, prensiplerine en eski Osmanlı kafalarının kalıbına dökecek kadar şuur düşkünü idi.
1913’te bir Mustafa Kemal, bir asır sonrası için bile hayaldi, fantezi romanlarında bile yeri yoktu.