“Kendini evinde hissetme, sıcaklık hissi, gülümseyen saat, güzellik, çağırılma, rahatlık – bunların hiçbiri gerçekte yoktu. Bütün deneyimi kendim yaratmıştım! Aynı şekilde boş plastik çamaşır suyu kutularının yüzdüğü yağ birikintileriyle dolu sularda yüzmeyi de güzel ya da iğrenç olarak değerlendirebilirdim. En derin düzeyde seçim ve yaratım bana aitti. Husserl’in terimiyle noema’m (“anlam”) havaya uçmuştu ve bir şeyler oluşturan, yapıcı işlevimi fark etmiştim. Sanki gündelik gerçekliğin perdesindeki yırtıktan içeri, daha temel ve insanı derinden rahatsız eden bir gerçekliğe bir bakış atmıştım."
"...insan kendi sıkıntısını kendisinin yarattığını fark etmedikçe değişmek için bir motivasyon bulamaz. Eğer kişi sıkıntısının başkaları, kötü şans ya da tatmin edici olmayan işinden –kısacası kendisi dışında bir şeyden– kaynaklandığına inanmakta ısrar ediyorsa kişisel değişim için neden enerji harcasın ki? Böylesi bir inanç sisteminin karşısında başvurulacak en belirgin strateji terapötik değil, eylemseldir: yani insanın çevresini değiştirmek,"