Bu insanlar ticaret yapıyor, milyonlar kazanıyorlar, büyük fabrikalar, bankalar yönetiyor, ormancılık ve diğer endüstrileri işletiyorlar ve hiç de tavsiye aramıyor, işlerini biliyorlar. Bazıları ise belediyeleri, şehirleri, vilayetleri, ilçeleri, ülkeleri yönetiyor ve diğer partilerden insanlara şöyle bağırmaktan çekinmiyorlar: "Ülkenin nasıl yönetileceğini sadece biz biliyoruz!"
Hepimiz büyük işler başarmayı, büyük insanlar olmayı, büyük sevinçler yaşamayı istiyoruz. Ama neredeyse hiçbirimiz kendisini ve etrafındaki hayatı sıradan alçaklığın, aptallığın ve hiçliğin hiç olmazsa bir milim üzerine çıkarmayı düşünmüyor. İnsanlar borçlarını ödemekten kaçınan vicdansız borçlular gibidir.
Herkes hayatın yükünden, ıstırabından ve kargaşasından şikayet ediyor, ancak hiç kimse daha iyi hale getirmek için bir şey yapmak istemiyor. Sanki hepimiz hayatta dışarıdan bir tür izleyici gibiyiz ve her birimiz olan biten her şeyin yargıcı bizmişiz gibi davranıyoruz.
Küçük hesaplar, yalanlar, aldatma, hırsızlık, vicdansızlık, acımasızlık, bencillik, sarhoşluk, dayak, çocuklara eziyet, kadınlara reva görülen acımasız muamele... Üstelik bunların hepsi oralarda kabul görüyor. Doğuştan kötü oldukları için değil, sürekli karşılaştıkları yoksunluklara karşı geliştirdikleri bir öfke hali bu. İnsanlar özünde kötü, kaba ya da gaddar değildir. Ağır çalışma, ihmaller ve sürekli hor görülmeleri yüzünden ezik ve çaresizdirler. Ruhları kötülükle doldurulmuş ve bu kötülüğü kendilerinden daha zayıf olanlara dökmeye hazırlar.