Elsa Morante’nin satırlarında savaşın dehşetini, insanın en temel varlık mücadelesiyle harmanlanmış bir hikâyeyi buldum. Ida’nın sessiz çığlığı, sadece bir karakterin değil, insanlığın savaş karşısında yaşadığı kırılganlığın sesi oldu benim için. Kitap, bir annenin hayatla ve ölümle olan ince çizgideki direnişini anlatırken, bana edebiyatın en güçlü yanını, yani insanın varoluşuna tanıklık etme gücünü hatırlattı. Acının içinde sabrı, yıkımın ortasında umudu, sessizliğin ardında en yüksek haykırışı gördüm. Uzun zamandır bu kadar edebi haz, dirayet ve insanlık sorgulamasını aynı potada eriten bir kitap okumamıştım.
Bu kitabı severek okudum ama son sayfalara doğru bir döngüye girdim sanki aynı şeyleri okuyormuşum gibi oldu ama ama ; yine de yazarın dili ve anlattığı derinlik, bu tekrar hissini gölgede bırakıp bana bambaşka bir okuma deneyimi sundu. İyiki okudum yahu…
“Ben mutluluğu her zaman sevmişimdir!
Çocukken,bazı günler öylesine bir mutluluğa kapılırdım ki,kollarımı açar,koşar,’Bu çok fazla ,çok fazla! Hepsini kendim için alıkoyamam. Birine daha vermeliyim’ diye bağırmak isterdim.”