Aslında bütün mücadelem bugünün, yarına ve sonraki günlere benzememesi üzerine kurulu! İnsan her ne olursa olsun bir günü iki kez yaşamamalı bence.
Bulutların üstünde rüzgâra kanat açıp süzülen bir kuş da olsa, at pisliğinde bir sinek de olsa ertesi gün her şeye sıfırdan başlamalı. Yeni insanlar tanımalı mesela. Hiç yürümediği sokaklarda yürümeli. Hiç kahvesini tatmadığı ufak bir kahve dükkanında az şekerli bir kahve içmeli. Yolda ısrarla bir şeyler satmaya çalışan bir düzenbazı ya da yakasına yapışan bir dilenciyi ”Hadi abicim Allah versin” diye başından savmak yerine, gözlerinin içine baka baka cevapsız bırakmalı.
Eski bir camii önünde bacak kadar boyuyla simit satan çocukla iki lafın belini kırmalı. Gölgesinde yaşlıların dinlendiği ağaca başını kaldırıp bir bakmalı. Belki bir kuş görürüm ümidi ile hatta biraz beklemeli. O sıra arkasından geçip gitmekte olan tanıdığı görmemeli, hiç bilmemeli. Tesadüfler o günü, kurgulanmış olmaktan çıkarıp teğet geçmeli. Hiçbir tanıdık, hiçbir tanıdığa denk gelmemeli. Herkes bir yabancıyı bulup uzun uzun kendini anlatmalı ve dinlemeli. Gizli saklı ne varsa içinde, hepsini ulu orta saçmalı. Utanmalı, sıkılmalı, ağlamalı biraz. Ve hepsini yarın unutmalı…
Ağlanacak durumdayken bir kahkaha atmalı… Ağlayacak durumdayken de iki. Sigara içmiyorsa o gün bir tane yakmalı. Mümkünse eğer ve gelmişse bahar ayları aşık olmalı. Beceriksiz de olsa ilk şiirini yazmalı. Biraz da kolayına kaçıp cümle sonlarına arka arkaya dizilmiş gibi kafiyeli fiiller koymalı.
İnsan ara sıra yeniden doğmayı da bilmeli. Mesela bu Çarşamba! Ve unutup Salı’yı, kağıttan gemiler gibi durgun sulara bırakabilmeli. Ve batarken o gemi usul usul, bir tebessümle eşlik edebilmeli.
Tek başına denize karşı küçük bir iskemle atmalı. Üşümeli ve üşürken yanında biri daha