Kırmızıyı sevdiğini bilseydim Hayallerim kıpkırmızı olurdu … Gülhane’de simit satan çocuklar Nasıl anlasınlar ellerimizin Neden böyle çekingen olduğunu Ayasofya önünde tramvay bekleyenler Gökyüzüne dokunurken bu acı Kimdir diye sorsunlar içlerinden Birlikte yürüyen iki yabancı Biz gitsek de, İstanbul’da yine de Yıllar yılı gezinmeli bu sızı Benden bir yaralı şiir kalmalı Senden bir tebessüm, bir de kırmızı Nurullah Genç
Yetmiş kilo derdim var Anne bana simit al Neden burda değilsin,rahat bir yerdemisin? Yetmiş kilo derdim var Baba bana kavun al Kavunu da hiç sevmem Sen bunu bilir misin?
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Gülü dalından etmeyin
“Yüzümde ince bir kış var, elimde eski bir mendil. Sevda dediğin bir eşik, geçen yandı kalan değil.” Not: Bir simit almak için girdiğim fırın öğretisi 💭
1000Kitap
70 kilo derdim var, anne bana simit al.
Müzik
Elimdeki simit
Bu sabah bir ceset gördüm. Çift yönlü akan trafiğin orta refüjünde öylece yatıyordu. Torbaya koymuşlar ama bir ayağı dışarıdaydı. Kalın ve iri parmaklarından, erkek olduğunu düşündüm. Elimde simit ve ayran ile öylece donup kaldım. Yaşam ve ölüm arasındaki o ince çizgiyi düşünürken, ölenin de birkaç saat ya da gün önce simit ve ayran yemiş olabileceğini geçirdim aklımdan. "Tüm günler ölüme gider, sonuncusu oraya varır" diyordu bir yazar. Ve "bir kuş, ölüm korkusuyla yaşar mı" diyordu başka bir yazar. Ölümlü olduğunun bilinciyle yaşayan bir canlı olmamız, bana hep tuhaf gelmiştir. Bazen lütuf, bazen de lanet gibi. Filmin sonunu bildiğimizden hayatımız boyunca yiyebileceğimiz en kral spoileri yiyoruz çünkü. Ama sonra bir his geliyor. Tomurcuk açan bir çiçek, su birikintisine düşen bir yağmur gibi olağan ve dingin bir his. Sonra bizi biz yapan değerlerimizi düşünüyorum. Spoilere rağmen doya doya yaşamak ve değer yaratmak inancıyla elimdeki simidi kocaman ısırıyorum.
Çarşamba Günlerini Yaşayabilme Kılavuzu
Aslında bütün mücadelem bugünün, yarına ve sonraki günlere benzememesi üzerine kurulu! İnsan her ne olursa olsun bir günü iki kez yaşamamalı bence. Bulutların üstünde rüzgâra kanat açıp süzülen bir kuş da olsa, at pisliğinde bir sinek de olsa ertesi gün her şeye sıfırdan başlamalı. Yeni insanlar tanımalı mesela. Hiç yürümediği sokaklarda yürümeli. Hiç kahvesini tatmadığı ufak bir kahve dükkanında az şekerli bir kahve içmeli. Yolda ısrarla bir şeyler satmaya çalışan bir düzenbazı ya da yakasına yapışan bir dilenciyi ”Hadi abicim Allah versin” diye başından savmak yerine, gözlerinin içine baka baka cevapsız bırakmalı. Eski bir camii önünde bacak kadar boyuyla simit satan çocukla iki lafın belini kırmalı. Gölgesinde yaşlıların dinlendiği ağaca başını kaldırıp bir bakmalı. Belki bir kuş görürüm ümidi ile hatta biraz beklemeli. O sıra arkasından geçip gitmekte olan tanıdığı görmemeli, hiç bilmemeli. Tesadüfler o günü, kurgulanmış olmaktan çıkarıp teğet geçmeli. Hiçbir tanıdık, hiçbir tanıdığa denk gelmemeli. Herkes bir yabancıyı bulup uzun uzun kendini anlatmalı ve dinlemeli. Gizli saklı ne varsa içinde, hepsini ulu orta saçmalı. Utanmalı, sıkılmalı, ağlamalı biraz. Ve hepsini yarın unutmalı… Ağlanacak durumdayken bir kahkaha atmalı… Ağlayacak durumdayken de iki. Sigara içmiyorsa o gün bir tane yakmalı. Mümkünse eğer ve gelmişse bahar ayları aşık olmalı. Beceriksiz de olsa ilk şiirini yazmalı. Biraz da kolayına kaçıp cümle sonlarına arka arkaya dizilmiş gibi kafiyeli fiiller koymalı. İnsan ara sıra yeniden doğmayı da bilmeli. Mesela bu Çarşamba! Ve unutup Salı’yı, kağıttan gemiler gibi durgun sulara bırakabilmeli. Ve batarken o gemi usul usul, bir tebessümle eşlik edebilmeli. Tek başına denize karşı küçük bir iskemle atmalı. Üşümeli ve üşürken yanında biri daha
Hayata Dair