Oysa hayatımız hiç de bizim kendi eserimiz değildir, nitekim iki faktörün, birtakım olaylar dizisi ile kararlar dizimizin ürünüdür, öyle ki her iki dizide de ufkumuz çok sınırlıdır ve kararlarımızı uzaktan tahmin edebilmemiz mümkün değildir, olaylarıysa öngörme olasılığımız daha da azdır, bilakis her iki dizide de yalnızca mevcut kararları ve olayları biliriz. Hedefimiz henüz uzaktayken dosdoğru ona gidemememiz, yalnızca tahminler ve varsayımlarla yaklaşık olarak yönelebilmemiz bu yüzdendir. Yani bizi asıl hedefimize yaklaştırdığı umuduyla her an koşullar dairesinde karar vermek zorunda kalırız: Böylece mevcut koşullar ve asıl niyetlerimiz, ayrı yönlere doğru çekilen iki farklı kuvvetle karşılaştırılabilir ve buradan ortaya çıkan diyagonal, bizim hayatımızdır.
Faal olmak, bir şeyler yapmak, hatta bir şey öğrenmek bile insanın mutluluğu için gereklidir. İnsan, güçlerini faaliyete geçirmek ve bu faaliyetlerin başarısını bir şekilde algılamak ister. ( Belki de bu, güçlerinin ihtiyaçlarını karşılayabileceğine kefalet ettiği içindir.)
Hevesle seçtiğimiz figürler arasında hayalini kurduğumuz, belirsiz bir mutluluğun aldatıcı imgeleri gözlerimizin önünden geçer ve biz bunların aslını boş yere ararız.
Demek oluyor ki soyutlayabilmeliyiz, her meseleyi ona ait olan zamanda düşünmeli, yerine getirmeli, tadını çıkarmalı, ona katlanmalı, diğer her şeyle ilgili olarak endişelenmeyi bir kenara bırakmalıyız– adeta düşüncelerimizin çekmeceleri olmalıdır ki birini açtığımızda diğerlerini kapayalım.