Erkekleri seviyordu ve hep onları sevmişti. Onlara sarılmak ve kendi varlığını onlarla özdeşleştirmek istiyordu. Kendi aşkına yanıt veren erkeği yitirdiği şu an, bunu itiraf ediyordu.
Kitabı sayfalarca anlatabileceğiniz kelimeleri bulamazsınız. Çünkü sandığınız kadar uzun ve büyük bir olay örgüsü yerine geride kalanları, hayatlarında varlığı bile sayılmayan kadınları okuyorsunuz.
Troya Savaşı'nın bitişinin ardından olan bu kitap Yüce Akhilleus'un ölümünden sonrasını anlatıyor. Onun oğlu Pyrrhos, Akhilleus'un Şarkısı kitabından tanıdığımız savaş ganimeti Briseis, Alkimos ve birçok karakteri bulunduran bir kitap.
Kitabın çoğu yerinde Akhilleus'un adını görüyoruz. Onun ününü, bazen Patroklos da geçiyor. Ama en çok köle olan kadınların çektiği sıkıntıları okuyoruz. Yunanlılara göre sadece erkeklerin dediklerini yapmak zorunda olan Troyalı kadınları okuyoruz.
Başta da dediğim gibi, kitapta belirli, akışa önem verecek kişiler için uygun bir olay örgüsünün olduğunu düşünmüyorum. Akhilleus'un Şarkısı'ndaki gibi bir aşkı, ya da Ben Kirke'deki gibi bir büyücü tanrıça okumuyoruz. Akhilleus'un çocuğuna hamile olan Briseis'i okuyoruz, kocası Hektor öldükten sonra kocasını öldüren adamın oğlunun kölesi olan Andromakhe'yi okuyoruz, herkesin bir zamanlar sevdiği ama savaştan sonra nefret ettiği Helene'yi okuyoruz.
Yani canı başkaları tarafından sürekli yanmış kadınlar kitapta ön planda. Adı üstünde, Troyalı Kadınlar... Hiç yerine konulan, söz hakları bile olmayan kadınlar. Öyle ki, bir olay olduğunda kimsenin aklına bile gelmeyen o kadınlar...
Yanisi, Troya savaşı hakkında bilgileriniz varsa okumak isteyeceğinizi düşündüğüm bir kitap. Savaşın ardından kalanların neler yaşadığının kurgulanmış bir versiyonu ve okumaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum.