1000Kitap Logosu
E. M. Forster

E. M. Forster

Yazar
BEĞEN
TAKİP ET
540
Okunma
50
Beğeni
2.820
Gösterim
Tam adı
Edward Morgan Forster
Unvan
İngiliz Roman, Öykü ve Deneme Yazarı
Doğum
Marleybone, Londra, İngiltere, 1 Ocak 1879
Ölüm
Coventry, Warwickshire, İngiltere, 7 Haziran 1970
Yaşamı
(1879-1970) yirminci yüzyıl başı İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından biridir. Cambridge’deki King’s College’den mezun olduktan sonra, bir süre İtalya’da yaşadı ve Where Angels Fear to Tread (Meleklerin Uğramadığı Yer - Çev: Armağan İlkin) ile Room With a View (Manzaralı Oda) romanlarını yazdı; bu romanlarda Akdeniz kültürünün tenselliği ile tutuk İngiliz roman kahramanları arasındaki ilişkiyi ele alır. I. Dünya Savaşı sırasında Mısır’da sivil görevli olarak çalıştıktan sonra 1911 ve 1921 yıllarında Hindistan’a iki yolculuk yaptı. En ünlü romanı A Passage to India (Hindistan’a Bir Geçit) bu yolculukların ürünüdür. Bu romanında sömürgeci İngilizlerle Hintliler arasında gerçek, insani bir bağ kurmanın imkânsızlığını anlatır. Forster, ayrıca edebiyat eleştirisi, biyografi, edebi ve toplumbilimsel denemeler de yazdı. Aspects of the Novel (Roman Sanatı - Çev: Ünal Aytür) ile Two Cheers for Democracy (Demokrasi İçin İki Kere ‘Çok Yaşa!’) bunların arasında en önemlileridir. Otobiyografik ögeler taşıyan Maurice ise Forster’in erken dönem romanlarından biri olmakla birlikte ancak ölümünden sonra 1971’de yayınlandı. Forster, 80’li ve 90’lı yıllarda özellikle Merchant-Ivory ve David Lean gibi yönetmenlerin romanlarından yaptıkları uyarlamalarla geniş kitlelerce tanındı.
396 syf.
·
2 günde
·
Puan vermedi
Forster’ın başyapıtı kabul edilen Hindistan’a Bir Geçit, yazarın 1912 ve 1922 yıllarında Hindistan’a yaptığı seyahatlerindeki gözlemlerinden yola çıkarak kaleme aldığı bir eser. Yazar, kitap üzerinde uzun süre çalışmış, her bırakıp tekrar eline aldığında kendini yetersiz hissedip ertelemiş. Sonunda eser 1924’te yayımlanmış. Yazarın ölmeden önce yayımlanan son eseri, çok sevdiğim yazar Salman Rushdie’nin de en sevdiği kitaplar arasında yer alıyor. Kitapta, Hintli bir doktorun, ülkeyi yakından ‘tanımak’ isteyen bir grup İngiliz görevliye çevreyi gezdirmesi ve ardından gelişen olaylar anlatılıyor. Yazar, Hindistan’da iki ayrı dünyada, bambaşka koşullarda yaşayan Hintliler ile sömürgeciler arasındaki ilişkilerin dinamiklerini, bu iki topluluğun birbirine bakışını, birbiri ile ilgili önyargılarını çok iyi gözlemlemiş ve bu gözlemlerini de oldukça objektif ve filtresiz bir şekilde anlatmış, bu çok etkileyici. Bunların yanında, sonrasında ülkeyi bölünmeye kadar götürecek olan, başta Hindular ve Müslümanlar olmak üzere, ülkedeki farklı gruplar arasınsaki tansiyonu da hissettirmeyi ihmal etmemiş. Kitabın bölümlerine verdiği isimler ve her bölümdeki betimlemelerle, ülkesindeki tüm kültür ve inançları, bir bütün olarak görmek istediği ülkesinin bir parçası olarak yansıtması da çok hoşuma gitti. Merak uyandıran olay örgüsü, romanın küçük bir kısmını oluşturduğundan çok hızlı okunan bir kitap değil. Ancak Forster’ın betimlemelerini, farklı inanç ve kültürleri yer yer semboller kullanarak anlatımını ve boyutlandırmayı çok iyi başardığı karakterlerini okumak çok keyifliydi. Severek okudum, tavsiye ederim. Ön sözü kitaptan sonra okumanızı öneririm.
Hindistan'a Bir Geçit
Okuyacaklarıma Ekle
292 syf.
·
Puan vermedi
Bilgi Eksikliği
Kitabın konusu genç bir kız olan - genç bir kız olmasının önemli olduğunu düşünüyorum. - Lucy'nin İngiltere'den İtalya'ya gidişi,bir nevi perspektif değiştirmesi.Aynı dünyaya -aynı manzaraya - farklı bir odadan bakışı -- en azından ben kitabı böyle anlamak istedim,yaptığım yorumlar yazarın anlatmak istediğinden farklı yada tamamen anlamsız olabilir. -- Lucy daha öncesinde içinde bulunduğu dünyadan farklı bir dünyanın içerisine girerek,mekanın etkisiyle,dışsal bir etkiyle değişiklikler yaşıyor. Bu önce İngiltere'den İtalya'ya gitmek olur,daha sonrasında bir birey olur. Dışsal etkilerle şekilleniyor düşünceleri,burada ona düşen rol,dışarıdan gelecek girdilere açık olabilmek,onlardan faydalanabilmeyi becerebilmek oluyor. Lucy,Cecil isimli birine aşık,kendisinin de bir aşığı var ve Cecil ile evlenecekken,aşığının Cecil hakkında söyledikleriyle düşünceleri değişiyor. Hatta onun söylediklerini tamamiyle özümsediğini kanıtlayacak biçimde,Cecil'e onunla evlenmekten vazgeçtiğini söylerken,aşığının cümlelerini kullanıyor. -- Dışarıdan gelen bir etki düşüncelerinin tümünü kapsar hale geliyor, burada düşüncesindeki yanlışlığın, bilgi eksikliğinden, alınması gereken bir şeyin alınmamasından kaynaklı olduğu ortaya çıkıyor.-- Genç birinde dışsal faktörlerin etkilerini ve de genç birine verilebilecek tavsiyelerin neler olacağını görmeyi kolaylaştırıyor kitap. Zihnini başka odalara ve de manzaralara açık tutmak,mekanlardan,kişilerden,kültürlerden yararlanabilmek..görebildiğin kadar farklı şey görebilmek. - - Lucy'nin Cecil'e aşık olmasına ve de az kalsın çok büyük bir hata yapacak olmasına sebep olan şey,manzarasının değil penceresinin darlığıydı. Başka bir odadaki,başka bir pencereden de manzaraya bakmak hataların önüne geçebilmek için yapılması gereken birincil şey, en azından gençlikte bu böyle. Birincil öncelik perspektifini kendin oluşturmak ile uğraşmak değil,bir perspektif oluşturmak için ihtiyacınız olan her şeye sahip olup olmadığınız. "Hiçbir ırmak kendi başına büyük ve zengin değildir : birçok yan ırmağı alması ve sürdürmesidir onu büyük yapan."
Manzaralı Bir Oda
Okuyacaklarıma Ekle
435 syf.
·
Puan vermedi
Howards End
''Bayan Wilcox ölüm döşeğindeyken, sahip olduğu Howards End malikânesinin, arkadaşı idealist ve yardımsever Margaret Schlegel’e verilmesini vasiyet eder. Ancak materyalist burjuva Wilcox ailesi bu vasiyeti görmezden gelir. Bu arada Margaret’in kardeşi Helen’in de Wilcox’ların oğluyla yaşadığı ilişki bittiği için iki aile iyice uzaklaşır. Helen banka memuru Leonard Bast’la arkadaşlık etmeye başlar ve içinde bulunduğu maddi sıkıntılardan kurtulması için ona yardımcı olmaya çalışır. Forster, türlü tesadüflerle yollarını kesiştirdiği bu üç aile üzerinden dönemin İngilteresi’nde orta sınıf içinde yaşanan mücadeleyi anlatırken bir yandan da sosyal, ekonomik, kültürel farkları incelikle hicvediyor.'' Kitabın anlatmak istediğini anlamak için önce kitaptaki tüm örgünün oluşmasını sağlayan Bayan Wilcox'un neyi temsil ettiğini anlamak gerek. Bayan Wilcox ölüm döşeğindedir --birisine ait olmayan,kanunlar vasıtasıyla korunmayan bir mal (?) belki.Bunu yazıyor olmamın sebebi Wilcox ailesinin bakış açısını anlamak.Artık Bayan Wilcox'a ait olmayan bir mal,onlarındır.Sahibi olmayan ve korunmamış her şey alınabilir,başkalarının alması ise onlar için çıldırtıcıdır. -- ve sahip olduklarını bunu gerçekten hak eden -- ancak soy vasıtasıyla hak etmeyen,yani kimliğiyle hak etmeyen..toplumsal değil,bireysel olarak değerli bir karakter.Malikaneye sahiplenmeye konum olarak hakkı yok ancak böyle bir insan zaten her türlü iyiliği hak eder..sadede gelirsek,hak kavramının Bayan Wilcox'taki karşılığı ile ailesindeki karşılığı tamamen farklı.Biri iyi olanın hak eden olduğunu düşünüyor diğerleri ise üstün olanın. -- birine vermek ister.Ancak materyalistleri *kapitalistleri..fark etmez,güce tapan ve elde edebileceği her şeyi elde etmeye çalışan insanların tümünü kapsayan sözcük her ne ise onu kast ediyorum. -- Toplumdaki açgözlü üst sınıfı simgeleyen bu ailenin davranışları ikiye ayrılıyor. Herhangi bir çıkar ilişkisinin olduğu durumlar ve diğerleri. Diğer durumlarda tamamiyle yapay bir kibarlığa sahiptirler ve bundan ödün vermezler -burjuva karakterini analiz etmek istemiyorum,normal durumlarından ziyade direkt olarak çıkar ilişkisinin olduğu hallerinden söz edeceğim. - para kokusunu aldıklarında ise herhangi bir ahlak kuralı dinlemezler çünkü bunlar ayak bağı olur onlara.Kendileri de,konu para olmadığında bu tavrı ayıplarlar ve bu miras devretme işi başka bir ailede yaşansaydı.. ve de o aile bunu yapsaydı,bunun çok büyük bir ahlaksızlık olduğunu söylerlerdi.Kendileri yaptıklarında da bunun ahlaksız olduğunu düşünürler ancak söz konusu paraysa,paranın kendileri için her şeyden baskın olması nedeniyle ahlaki duygularını ve dışarıdan nasıl gözükeceklerini hiç umursamazlar. Fark edilmesi gereken şeylerden biri şu : Bayan Wilcox'un aslında bu uygun olmadığı halde * yaygın olmadığı halde * yine de malikaneyi arkadaşına bırakmış olması. Malikanenin arkadaşının mülkü olmasını istediği gibi ailesinin onu almasını da istemiyor. Bayan Wilcox'un ölümü de kontrol eden gözün kapanışı anlamına geliyor.Gizliden yapılan kötülüğün kötülük olmaması durumu ancak tabii daha baskın olan şey engelin ortadan kalkması.Bu konuya başka hikayelerde de rastlanabilir.Yaşlı bir dede/nine vardır ve onun çok sevdiği bir genç.Yaşlı kimsenin akrabaları o gençten nefret eder -genç olmak zorunda değil ancak hikaye genelde böyledir. - ve o gence kötülük yapabilmek için yaşlının ölmesini beklerler,o yaşadıkça da üzülürler. Engellerden bir diğeri de başta alıntıladığım tanıtım yazısında bahsi geçen Helen'in Wilcoxların oğluyla ilişkisi. Bu ilişkinin bitişiyle de son engel ortadan kaldırılır,artık her şeyi yapabileceklerdir. Herhangi bir çıkar elde edecekleri durumda bir zararın da olduğunu gördüklerinde hemen hesaplamalara başlarlar.Çıkarın,zarardan daha fazla olup olmadığını ve ödülün yaptıkları şeylere değip değmeyeceğini kontrol ederler. Yine fark edilmesi gereken bir detay,engellerin varolmasının malikaneye göz dikmelerini önlemeyişi.Margaret ile gelin ve damat vasıtasıyla ilişkileri olmasına rağmen,ki bu epey bir yakınlık zaten Margaret ile Bayan Wilcox da epey yakın arkadaşlardı ki bir malikaneyi ona bırakabildi..ne denli yakın bağlarının olduğu anlaşılmıştır. Buna rağmen yaşanabildi bu komedi. Yine kimin iyi olduğu,kimin kötü olduğu konusunun netleştirilmesini sağlamak ve de yapılan kötülüğün yalnızca yapanların yaptıklarıyla değil aynı zamanda iyi olanın bunu hak etmeyişiyle de göstermek adına Helen'in yardım edeceği bir karakter yerleştiriyor.Bu durumda Helen ve Margaret yalnızca karşı cevap olarak yaptıklarıyla değil,olayın çerçevesi dışında yaptıklarıyla da karakterlerini sergilemiş oluyorlar. İncelemeyi uzatmayalım,kitabın sonunda da hak eden bir şekilde hakkını buluyor.Margaret malikanenin sahibi oluyor.Buradan da yazarın burjuva-proletarya çatışmasında kimin tarafını tuttuğunun yanında,günün sonunda kimin galip geleceği konusunda düşüncesini de görmüş oluyoruz.
Howards End
8.2/10 · 36 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
288 syf.
·
Puan vermedi
Eşcinsellik Üzerine (1)
''Üst sınıfa mensup, saygın bir Londralı ailenin oğlu olan Maurice Hall, iyi okullarda eğitim görmüş, pek çok açıdan geleneksel düşüncelere sahip bir gençtir. Özel okuldan Cambridge’e geçen, ardından babasının şirketinde bir işe başlayan Maurice, katı toplumun kendisine biçtiği rolü benimsemektedir. Ne var ki Cambridge’de okuyan Clive’ı ve Clive’ın malikânesinde bekçilik yapan Alec’i tanıma süreci, derin bir duygusal ve cinsel uyanış yaşamasına ve toplumun kurallarını sorgulamasına neden olacaktır.'' Kitabın tanıtım yazısı bu.Buradaki önemli noktalardan biri Maurice'in hayatının pek çok açıdan başkalarının özeneceği bir hayat olması.Maurice'in kendini keşfettiği noktaya kadar -aslında yarayı deştiği demek daha doğru olur çünkü bu keşif onun yararına oluyor gibi durmuyor,topluma zıt bütün keşiflerde olduğu gibi. - bu özenilesilik sürüyor çünkü Maurice bu hayatı yaşamaya uygun biri.Geleneksel düşüncelere sahip olması,geleneksel bir hayatın da ona uygun olmasına sebep oluyor -burada kendini keşfettiği ana kadar yaşamının kıskanılası olduğu ile kast ettiğim,yaşamın kişinin isteklerinin karşılanıp karşılanmıyor oluşuna göre iyi yada kötü olması. - Toplumun kendine biçtiği rollere uyuyorken,uymaktan hoşnut olmasaydı,bu yaşam onun için kötü olurdu ancak bundan hoşnut olduğu için işler iyiye gidiyor. Daha sonrasında ise kafasına fitnelerin sokulmasına sebep olacak bir odaya giriyor -- Manzaralı Bir Oda incelemesine bağlanıyor bu nokta. -- . Daha evvelinde kendinde olmadığını,kendisi olmadığını keşfediyor.Bu çift taraflı bir keşif,hem eskisinin yanlışlığı ile karşılaşıyor hem de yeninin doğruluğuyla. Tabi eski olanın terk edilmesi aslında mutluluğuna ket vuruyor bu da başlığa eşcinsellik üzerine yazmamın sebebi aslında. Eşcinsel biri -yada toplum kurallarına aykırı arzulara,amaçlara sahip herhangi biri.Üstün zekalı biri de böyledir,ateist de,eşcinsel de,bekar da . - kendisini tanımaya başlaması ile başına bir bela alıyor.Artık yaşadığı hayat onun ruhuna uygun gelmemeye başlıyor ve insanın mutsuz olmasının ana sebebinin doğmasına neden oluyor.Şu anda yaşadığından memnun olmamaya başlıyor,bu da gayet doğal.İstenen ile yaşanan arasındaki çelişkidir mutsuzluğun kaynağı. En temelde kendisinin yaşamak istediği cinsel yaşamı yaşayamıyor oluşu,vücuttaki ufak bir sızı gibi dert olmaya başlıyor ona. Bu durumda karşısına birkaç seçenek çıkıyor; Birinci seçenek bunu bastırmak ve de eski mutlu dönemine geri dönmek. Topluma uyum sağlamak ve bilincini herhangi bir anlamda yok etmek hızlı bir çözüm,daha doğrusu uygulamaya geçirilmesi kolay bir çözüm ancak gerçek anlamda etkisi olmayan bir çözüm.Çünkü ağrının türünü değiştiriyor,ağrı eşcinsel olup eşcinselliğin yaşanamaması olmaktan çıkıp,eşcinsel olup bunu bastırmaya,bundan kaçmaya dönüşüyor.Kendini bastırmanın acısı hissedilmeye başlanıyor bu seferde.Eşcinsel birinin normal biri olmayı dilemesi gayet doğaldır ancak bu dilek olarak kalmaya da mahkumdur,hayata dökülmeye çalışılması hiçbir işe yaramıyordur çünkü. Bu konuda kendini kandırmamak denenebilir.Bu durumda da toplum baskısıyla yüzleşmek gerekir.İlk seçenekte kendinizle bir savaş vermeniz mecburidir,ikincisinde ise toplum,ilkindekinden çok daha ağır bir bedel ödetir sizlere. Yani bunu kendiniz kabul etseniz bile toplum kabul etmez bu yüzden gizli saklı yaşamanız gerekir,bu da üçüncü seçenektir. Bir sevgiliniz olur,aşıksınızdır yada güzel bir cinsel yaşamınız vardır ancak bir baloda sevgiliniz olarak tanıtamazsınız o kişiyi.Tek bir örnek yetti zannımca., Eşcinsellere baskı uygulayan bir toplumda eşcinselin yaşamı neredeyse tamamen bunun üzerinden şekillenmeye başlar.Heteroseksüelin sahip olmadığı bu derde sahip olması,mutluluğun başlangıcının atılımını bile 288 sayfalık bir romana dönüştürür.Fark ettiyseniz Forster karakterine mutluluğu sağlamaya çalışmış - Aynı Emma kitabında olduğu gibi,ona da incelemem vardı. - ancak oldukça pozitif bir yaklaşımla bile karakterine yalnızca mutluluğun kapısını açabilmiş.Maurice yalnızca eski yaşamını terk edebiliyor ve hikayenin devamında neler olduğunu bilmiyoruz. Burada kast ettiğim,bir heteroseksüelin de ilişkilerinin çoğunlukla kötü gittiği. Normal bir hayatın elde edilişi bile -ki tam olarak elde edilemiyor. - bu denli zorken, devamındaki yaşanacaklar da çoğunlukla iyi olmayacaktır. Forster yada toplum Maurice'e normal bir yaşamın kapısını aralama şansı tanısa bile,kapı açıldıktan sonra da odada iyi şeyler çıkması pek olası görülmüyor. Bu da bir eşcinselin yaşamını yalnızca cinsel yönelimi nedeniyle aşırı zorlaştırıyor ve çoğunlukla yönelimlerinin kendileri için bir davaya dönüşmesine neden oluyor.Sebebi de çoğunlukla kendi çektikleri acıları,kendileri gibi olanların da çekmelerini istememeleri oluyor. Emma : #160961167 Manzaralı Bir Oda : #161431421
Maurice
7.7/10 · 139 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
256 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Meleklerin Uğramadığı Yer - E.M.Forster Kocasını kaybeden Lilia İtalya yolculuğunda bir İtalyan gençle evlenir ve İngiltere'de eski eşinin ailesi tarafından kınanır. Ama bu yakınları onu orada bırakamaz ve onlar da İtalya'ya gider. Bu ilişkiler kurgusu etrafında aslında İngiltere ve İtalya kıyaslaması yapmaktadır E.M.Forster. İngiltere'ye yönelik eleştirilerini bir diğer Avrupa ülkesinden yapar. Eleştiriler yerindeyken kurgu benim için çok sıradan kaldı. Okurken zorlanmadım ama çok da beğendiğimi söyleyemem. Yazara Hindistan'da Bir Geçit kitabıyla devam edebilirim. Kitap Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap listesinde. ..... ...... #meleklerinuğramadığıyer #emforster #ingilizedebiyatı
Meleklerin Uğramadığı Yer
Okuyacaklarıma Ekle
288 syf.
Maurice 20. Yüzyıl İngilteresi için ufak da olsa belli fikirler edinmemi sağladığı için ayrıca sevdiğim bir kitap. Sevmemin asıl amacı ise özellikle homoseksüel sanata kendimden ötürü ilgi duymam. Kitabın otobiyografik bir yönü olduğuna dair söylemler ile karşılaşınca 20. Yüzyılın eşcinsel olan ya da bu temayı işleyen sanatçılar ile dolu olduğuna dair bir "keşif"te bulunmuş oldum. Çoğu eserde olduğu gibi önce filmini izlemiştim ve filmine hayran kalmıştım. Kitaptan sonra tekrar izleyince çoğunlukla benzer sahnelerin olduğu fakat "Risley" karakterine dair filmde daha çok sevdiğim kısımların olduğunu söylemem mümkün. Ayrıca Maurice ve Clive arasındaki konuşma ve Forster'in tanımıyla aynı karakterin iki farklı yolu seçmiş bu iki türevinin son bir karşılaşma yaşaması kısmı filmde daha çok sevdiğim bir sahneydi; bu kadar yol sana fazla. Ekstra bir detay olarak Tchaikovsky'nin eşcinsel ilişkisini de vasıtası ile öğrenince ve "Son Söz" kısmında da İra Bruce Nadel'in incelemesi boyunca 20. yüzyıl eşcinsel yazarlarının bir kısmını tanıyınca kitabı ayrıca sevdim. Önsözde de geçen özdeşleştirme idesi var belkide bende ya da sanırım görünürlük. Bir şeyde salt benlik varsa eğer o şeye tepkim biraz daha farklı oluyor. Burada artık kitaptan bağımsız bir inceleme yapacağım, nitekim bu kendime bir not. Her şeyi kendim gibi görüyorsam eğer okuduğumda gördüğüm ya da okuma eylemimin yöneldiği o ikincil töz kitap değil, benim. Derrida ne demişti? Anlam daima ötelenir çünkü imge özgenin kendisine ait anlamı tamamen yansıtmaz. İmge öznenin işaret ettiği ve anlamı yüklediği nesnedir. Kişi bu yüzden anlamı özne bağlamında inceleyebilir. Buradan nereye kayacağını biliyorum sevgili benliğim, yogaya:) Burada "Satya" yani doğruluk devreye giriyor. Her kelime öncelikle kendi anlamını taşıyorsa eğer Çetin Çetintaş'ın da dediği gibi, onların kullanımlarını incelemekte fayda var. O aydınlama şaşkınlıklarımdan birini yaşadığım acının çekilen -deneyimleme ya da yaşama anlamında çekim değil bir işin kendisi olarak, itmenin zıttı olarak çekim- bir şey olduğuna dair düşünce ile yaşamıştım, sonra Kanada'nın "Zihin acı çeker" sözü daha bir anlamlı gelmişti. İronik olan salt mevcudiyette anlamın var olduğuna inanmamam. Yine de Maurice incelemesi ile aslında incelediğim o bildiğim tek töze yani "ben"e döneceğim. Kendimden kendime doğru kendim için kendimle eylemek, işte yaşamın anlamı bu ve bu da bana kitabın yarattığı o sorgulamayı hatırlatıyor. Gece yarısı filmi izlerken bir sahnede -hangisi olduğunu hatırlamıyorum- çok nihilist ve depresif bir tonda, biraz da bıkkınlık hissiyle "Ne yapıyorum ben?" diye sordum kendime. Gecenin o saatinda neden film izliyordum? Uykum vardı ama filmi bitirme konusunda niyetliydim ve aslında çok da yabancı olmayan ama kendisinde olmayı pek tercih etmediğim o havada özel bir anlamı olmadan bunu yaptığımı söyledim kendime. "Yaşamak içim mücadele etme sadece yaşa." Clive karakterinin homoseksüaliteyi yani eşcinselliği terki ve bundan önceki o cesur tavrı bana kendimde de kendim olmayı bırakıp bırakmama yönünde ileride ne tür bir tercih yapacağım sorgulamasını yaptırmıştı. Sebep ne bilmiyorum ama bu sorgulama başta beni korkuttuysa da şu an rahatım çünkü Clive hiç gerçekten kendi olmamış gibi geliyor. Maurice ile ilişkisinde de sınırlar koyması bu fikri edinmem için gayet makul bir sebep, gelecekte bir kadın ile birlikteliğinde kirlenmemiş hissetmek için cinselliği tercih etmemiş olması oradaki kabulsüzlüğü gösteriyor bence. Ayrıca Ada ile birliktelikten vazgeçtiği andaki asıl etmenin Ada'nın Maurice ile benzerliği olması ve asıl kaçtığı şeyin kendisi olması Clive karakterinin seçimlerine benzer bir hâlde olmadığıma beni ikna etti. Sanırım bu noktada o beni tedirgin eden his ortadan kalkmış bulunuyor. Bu noktada bu konudaki okumamda bir durağa -belki sonuncusuna belki de sonraki duraklara yol almak üzere birine- varmış bulunuyorum. Kendime Sevgilerle.
Maurice
7.7/10 · 139 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
368 syf.
·
Puan vermedi
'Postcolonial' has emerged as a trend in literary and cultural research in search of addressing cultural conditions specific to newly independent societies. Its aim was primarily to demonstrate and subvert the cultural and psychological dimensions of colonial rule, recognizing that internal subjugation continued even long after the elimination of the political structures of colonialism. Thus, the main driver of post-colonialism has been Westernization and institutionalization. In this way, post –colonialism sought to give the developing world a political voice separate from the universalist claims of liberalism and socialism. Among the important factors in the emergence of postcolonial theory are the oppression of countries under colonial rule from all sides, the devalue of Indigenous culture, and the search for a system that goes beyond the values and judgments of the West and shows their rejection. At the core of postcolonial theory, as mentioned earlier, the negative effects of colonialism the events in the process of colonialism reflect only situations that reflect sovereignty and oppression. Colonialism refers far beyond the verb to exploit. Postcolonial theory is a current that questions the sovereignty that the colonist established over the colony when the era of colonialism ended and the effects that this sovereignty created, which undoubtedly makes this query colonization. But there is a point to pay attention to. Colonialism in English cannot meet the word colonialism in Turkish. Colonialism means that a power takes over a region outside its borders and controls that region while using it for its own purposes. In doing so, it was necessary to influence or even change the identity of the region passing through the subject within the framework of certain discourses. In this direction, if colonialism were only colonialism, Western countries would use the resources of these regions for themselves, while the lives of those regional rights would continue in the same way. But it has not been that colonialism directly affects the life of a region's people, limits its human rights, clarifies it, removes it from the homeland. This essay aims at studying and questioning the term Otherization in Joseph Conrad's Heart of Darkness and Edward M. Forster's A Passage to India. Passages to other lands in the chosen novels are also passages into the unconscious, a source of covert longing that can expose a concealed self. Such passages mark the location of a profound mystery in which the secret of the Western self and unconscious realities are encoded, a mystery that is impossible and important, risky and precious to reveal. India in Forster's novel and Congo in Conrad's novel indicate that peculiar site where in the words of Edward Said invoking how the Orient may be experienced through an Orientalist lens, 'something patently foreign and distant acquires, for one reason or another, a status more rather than less familiar'. Although Conrad's most well-known book, Heart of Darkness (1899), is set during European invasion of Africa, E.M. Forster's most popular novel, A Passage to India (1924), deals with ethnic relationships in India during the British Raj and the independence struggle at the beginning of the twentieth century. Otherization, which serves as a stumbling block to the progression of social and cultural interactions during colonial colonization, plays a significant role in both novels in stopping individuals of diverse cultures and ethnicities from constructing cultural bonds and shared understanding. The theory behind selecting these two novels is that they all deal directly and indirectly with the concept of Othering and depict its influence on the evolution of the relationship between the colonizer and the colonized, as well as the disastrous effects of colonization on cross-cultural relations. Many of these theories will be challenged in Heart of Darkness and A Passage to India. Heart of Darkness and A Passage to India were able to show that colonization's primary goal was primarily commercial. The aim of colonizing and otherizing was to trade, to become a ruler from a merchant, to satisfy the primary interest of acquiring capital, which is expressed in both texts. The selected novels' European colonial focus on the African Congo and India is that these regions were zero invested lands with cheap labour, and the natives could be quickly exploited and stripped of their human rights. One of the issues raised by this study is whether both Conrad's Heart of Darkness and Forster's A Passage to India are capable of removing the barriers that were erected to enlarge the distance between the colonizer and the colonized, or whether this is a difficult feat due to the long and institutionalized colonial past. Heart of Darkness and A Passage to India were published at various times and lengths, with Heart of Darkness being a novella and A Passage to India being a lengthy book. Conrad and Forster both use Britain's period of empire as a backdrop for their stories. Both stories examine British perceptions and actions in the exotic settings of the colonial frontier. The protagonists in both novels struggle with the inherent inconsistency between systemic dehumanization for economic benefit and the moral rationale of civilizing thenatives in separate ways. Dehumanization occurs in Heart of Darkness, for example, where indigenous people are branded savages and are subjected to slavery and starvation as a result of imperialism's circumstances. In A Passage to India Ronny dehumanizes the indigenous people. He portrays himself as a deity in order to keep the nation united by coercion. Both novels depict nationalism in the Congo and India. Marlow experiences scenes of torture, brutality, and near-slavery as he travels from the Outer Station to the Central Station and the Inner Station. The men who work for the Company call what they do trade, and their treatment of native Africans is part of a compassionate civilization initiative. Kurtz, on the other hand, is frank about the fact that he does not trade but only takes ivory by coercion, and he explains his own persecution of the natives as suppression and extermination : he does not conceal the fact that he rules by brutality and coercion. The episode of Marlow's experience with aboriginal people who are hungry, have old machines, and live in holes depicts the brutality of colonization, and as a result, people go insane. In A Passage to India, Forster criticizes the British way of ruling India. He believes that the British will benefit from being kinder and more sympathetic to the Indians with whom they coexist. As a result, the imperialism of these stories gives way to questions of race, brutality, and dehumanization. Human relationships vary in both fictions. This partnerships are characterized by diverse cultures, languages, nationalities, and mindsets. These partnerships are often sweet, salty, and sour in A Passage to India. Aziz's friendships with Fielding and Mrs. Moore are endearing. Mrs. Moore is a gracious woman. She is very nice to Aziz, even though she does not think Aziz is guilty. Aziz also has a well-wisher, a true and loving friend in Fielding. He defends his best friend in front of the brutish court when he is accuses for the assault of Adela. However, their partnership suffered a major setback when Aziz objected to Fielding being a friend of Adela, the accuser. He also suspects Fielding will marry Adela. Aziz and Adela's relationship has also been strained when she accuses him of abuse. She, on the other hand, does not want to hurt Aziz. As she discovers the truth, she plays an important role in setting him free. As a consequence, Heart of Darkness (1899) by Joseph Conrad and A Passage to India (1924) by E. M. Forster would be analyzed in terms of how both authors dealt with British colonial philosophy and how it developed the Otherization principle among citizens of both races in terms of intercultural relationships between the colonizer and the colonized.
Hindistan'a Bir Geçit
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.