Anarşist Simyacı
Bir simyacı... Başka maddelerin altına dönüştürmüyor, altını değersiz madenlere dönüştürüyor. Amacı, altınlara musallat olan virüs-dönüştürücü bir formül ve böylelikle altının tahtını sarsmak. Sonra da gümüşün. Kaos yükleniyor, Anarşist Simyacı, çok uzakta kitapçılarda ve sinemalarda artı radyo tiyatrolarında. Her kanaldan ısrarla istemeyiniz, henüz yok çünkü.
Bilinç Eşiğinin Ötesinde
Zihinlerden sızan hafıza kırıntılarıyla bedenlenen karanlık bir madde. Hiçliğin tam ortasında, saplantılı bir amaç uğruna çırpınan parçalanmış bir bilinç: Dem. ​Gerçekliğin yıkımına her zerresiyle isyan eden bir irade. Başka zihinlerden kopan enerji ipliklerini, kayıp çocuk ruhlarıyla dokuyan bir simyacı: Avê. ​Bilincin katmanlaştığı, varoluşun sınırlarının çöktüğü bu evrende hayatta kalmak, salt fiziksel bir direnişten ibaret değildir. Termodinamik yasaların ve kozmik dehşetin mutlak soğukluğu karşısında durabilecek tek bir anomali vardır: Evrenin tüm kurallarını ezip geçen mutlak bir sadakat. ​Bu sadakatin ağırlığını taşımaya ve kendi gerçekliğinizin parçalanmasına hazırsanız, bilinç eşiğinin ötesine geçin.
Reklam
“İnsanın içini kemiren şey, başına gelenler değil; başına gelenlere yüklediği anlamdır.” — Yeraltından Notlar
Gecenin en güzel vakitlerinde sohbet etmek isteyen dm açık
1000Kitap
Bir düşü gerçekleştirme olasılığı yaşamı ilginçleştiriyor. Simyacı, Paulo Coelho
Alıntı
Bilim ile mistisizm inançların tarihsel ayrışması üzerine
İnsan bazen bilim ve dinin "örtüşmediği" yargısına bağlanmanın benim gibi biliminsanı olmayan ve dini farklı öncüllerden kalkarak tartışanlarda bir rahatlamaya yol açtığından şüpheleniyor. Fakat Victor Stenger'ın kitabının sahneye çıkışıyla birlikte, zaten canlı ve etkili olan inançsızlık kanıtlamaları hem nitel hem nicel açıdan güçlü bir ivme kazandı. Bu tartışmada taraflardan biri boyun eğmek zorunda kalacak. Bu katkının ne kadar önemli olduğundan bahsetmeden önce, Victor'a ciddi biçimde borçlanan sıradan ya da bilim dışından "inançsızlar" topluluğuna birkaç söz söylemek istiyorum. 1834'e kadar "biliminsanı" sözcüğü öyle pek yaygın değildi. Sir Isaac Newton gibi insanların "doğa filozofu" olduğu düşünülüyor, onlar da kendilerini öyle görüyordu. Doğa filozofları elbette bilimsel yönelimli insanlardı ama onların daha geniş ve derin bir ilme sahip oldukları kabul ediliyordu. Büyük kozmik amaçlara ilişkin argümanlar, hesaplarla ve deneylerle bir arada gidiyordu; uzmanlaşma henüz tiranlığını ilan etmemişti. Dolayısıyla pek çok biliminsanı tümüyle "bilimdışı" görüşlere sahipti. Gizli bir simyacı olan Newton papanın deccal olduğuna, Süleyman Tapınağı'nın gerçek boyutlarını bilmenin müthiş buluşlara yol açacağına inanıyordu. Oksijenin kâşifi Ünitaryen Joseph Priestley filojiston teorisini savunurken Alfred Russel Wallace'ın en hoşlandığı şey ruh çağırma seanslarıydı. Bilimsel yöntemle daha genel anlamda "hümanizm" arasındaki güçlü sentezi –akıla dayanan, fiziksel ve doğal deliller arasında bağlantı kurmaya, rasyonel yaşamın yanı sıra ahlaki yaşamın da en iyi biçimde doğaüstü boyutun var olmadığı varsayımı üzerine kurulabileceği sonucunu çıkarmaya cüret eden sentezi ancak Albert Einstein'la (ve belki bir de Bertrand Russell'la) yapmaya başladık.
1000Kitap
Reklam
Reklam