• Siz hiç kahveye gittiniz mi ? Ben gittim, hem de çok gittim. Lisedeyken gittim, üniversitedeyken gittim, üniversiteden mezun olunca gittim. Şimdi gider miyim gitmem. Yahu şehirde kahveye mi gidilir, şehirde starbucksa gidilir. Oraya da ben gitmem. Köyde olsam ama öfff, kahveden çıkmam. Sabahtan akşama kadar kahvenin başını beklerim. Çay içerim, cigara içerim, Süleyman Dayım ile bu yıl ektiği mahsul üzerine muhabbet ederim, Halil Amcama uzaktaki oğlunu sorarım, Hasan dedemin ihtiyarlıktan çektiklerini dinlerim, masayı tamamlarsam iskambil oynarım, canım isterse falıma bakarım, bulmaca çözerim, gazete okurum hiçbir şey yapmazsam oturur hülyalara dalarım be.. Kahvede hiç yapılacak iş biter mi?

    Kahvelerde insanlar gibidir, mevsimlerden etkilenirler, yazları başka kışları başkadır. Yazları ben pek sevmem, insanlar hep yorgun olurlar, işlerden konuşurlar. Kışın öyle mi ama ne iş vardır ne güç. Herkes kahveye gelir. İş güç derdi yoktur. Bu dert olmadı mı da değmeyin keyfimize. Dışarıda lapa lapa kar yağar. Kahvenin ortasında kocaman bir soba yanar. Sobaki ne soba, kocaman böyle. Kahveci Topal Hasan kocaman bir kütük getirir içine atar. Gümbür gümbür yanar, kıpkırmızı kesilir. Millet sobaya sarılır, ohh sıcacık. Dışarıda her yer buz kesmişken sobanın dibinde olmak gibi var mı be.

    Ben tüm kış sobanın hemen yanına otururum, sıcak gibisi var mı be, kemiklerim ısınsın biraz. Oturur çayımı içer, muhabbeti dinler, etrafı seyrederim. Bazısı hiddetli muhabbete dalar, bazısı uyuklar, bazısı derini hülyalara dalar, bazısı iskambil oynar, bazısı televizyon seyreder ben sadece onları seyrederim. Birisi daha göründü buğulu camların ardından. Üstünü silkiyor. Külahını çıkardı, kapıyı açtı içeri girdi. Hasan Dede’ymiş. Ulan be, bu adam da hem ihtiyarlıktan şikayet eder hem karda kışta o kadar yolu teper kahveye gelir. Kim bilir yolda kaç kere düşüp şaşmıştır. Senin evinde soba yok mu be, otursana başında sıcacık, ne işin var bu karda. Her Allah ‘ın günü buradasın. Nene ne yapacak kendi başına evde. Kapıyı açar açmaz yüzünde bir ferahlama. Yine geldim, başardım, ısınmayı hak ettim, biz eski toprağız pabuç bırakır mıyız ifadesi. Daha sobaya beş metre varken uzattı titreyen ellerini. Gözlükleri de girer girmez buğulandı. Çek bakalım Hasan Dede bir sandalye sobanın başına. Hasan Dedeme bir çay benden.

    İşte bu da bir hikaye tadında inceleme. Kahvelerin sıcaklığını, samimiyetini, Sait Faik’in eserinin ismini niye Mahalle Kahvesi koyduğuna dair bir öngörü. Hikayenin sonunun merak ediyorsanız; bir dönem çok kar yağdı belki yarım metre belki daha da fazla. Hasan Dede üç gün kahveye gelmedi, dördüncü gün ölüm haberini aldık, diyebilirim çok başka finallerde yazabilirim. Hem insan da öldürmek istemiyorum hikayelerim de, onlar gerçekten yaşayıp ölmüş gibi hissediyorum (Sait Faik). Buradaki konumuz Sait Faik ve hikayeleri, hikayelerine seçtiği isimler. Kendi hayatını anlatıp kitabın ismini Lüzumsuz Adam koyması. Doğayı ve adayı anlattığı kitabını ismini Son Kuşlar koyması, hatta orada bir cümlesi vardır Faik’in; biz yaşadık, gördük. Ah be çocuklar en çok sizin için üzülüyorum, siz ne göreceksiniz, diye. Neredeyse her cümlesinden ölüm ve yalnızlık akan, kendinin de son kitabı olduğunu bildiği Alemdağ’da Var Bir Yılan. Samimiyeti, sıcaklığı, güzel insanları anlattığı Mahalle Kahvesi.

    Ah be Faik seni ne zaman anlatmaya kalksam içim burkuluyor, ciğerim yanıyor. Ne güzel şeyler yazmışsın yine. Kahvedeki gözlemlerin, polislerin evine gelip “o kestaneci çocuğu kurtaralım, adam olsun, okusun,” dedikleri Kestaneci Dostum , benim en çok sevdiğim hikayelerinden biri olan Plajdaki Ayna, Karanfiller ve Domates Suyu, aslını kaybedip tekrar yazdığın Ermeni Balıkçı ve Topal Martı, Sinağrit Baba… Daha neler neler.. Her kitabın ayrı bir tat, her kitabın her hikayen bambaşka bir dünya.

    Ulan be Sait, bunları nasıl gördün, nasıl duydun, nasıl yazdın? Nerelere gittin nereleri gördün, kimler sana neler yaşattı? Bilmiyorum belki de bir yerlerden yazdıklarımı görüyorsundur, okuyorsundur. Senden ilham alan, senin büyüklüğün gören, yaşadıklarını hisseden insanlarda var yeryüzünde. Belki üzülüyorsundur belki seviniyorsundur. Kim ne kadar bilir seni, ne kadar insan, ne kadar derin bir insan olduğunu. Yalnız şunu bilki o kısacık ömründe öleceğini bile bile yazdığın; yalnızlık, hüzün kokan hikayelerini birileri senden yüzyıl sonra okuyor, tekrar tekrar okuyor, hikayelerin arkasındaki o Sait Faik’i görüyor senden ilham alarak hikayeler yazmaya çalışıyor.

    En derin saygı ve en içten sevgilerimle…
  • Sinağrit Baba oltalardan birini kokladı. Bu, balıkçı Hristo'dur; kusurlu adam. Gözü açtır onun. içinden pazarlıklıdır. Evet, fukaradır ama, kibirli değildir. Sinağrit Baba fukaralıkta gururu sever. öteki oltaya geçti. Kokladı. Bu, balıkçı Hasan'dır. Geç! Cart curt etmesine bakmal Korkaktır. Sinağrit Baba ce­sur insandan hoşlanır. Bir başka oltaya başvurdu. Balıkçı Yakup iyidir, hoştur, sevimlidir, edepsizdir, külhanidir. Ama kıskançtır. Kıskançları sevmez Sinağrit Baba. Geç! Şu olta, hasisin tuttuğu olta. Sinağrit Baba cömertten hoşlanır.
  • Koleksiyonculuk ne zengin adam işidir ne gariban işi. Kimin işidir diye sorarsanız, keyfi adam işidir. Bilmem siz keyfinize ne kadar düşkünsünüzdür. Bana sorarsanız, ben az düşkünümdür de çevrem pek öyle demez bu işe: “keyfe keder” derler, “senden rahatını görmedim” derler, “bu dünya sana güzel” derler bazı ağzı bozuklarda çeşit çeşit şeyler derler. Kimi pul toplar kimi plak ya; ben de kitap toplarım. Daha doğrusu toplamaya çalışırım.

    Altın Kalem Serisine heves etmiştim bir ara Hayat Neşriyat’ın; çok da güzel, değerli kitaplar; çevirmenleriyle, kitap kaliteleriyle tam koleksiyonluk. Yahu dedim kendi kendime << Sen bu kadar değerli şeylere layık mısın, evvela bunlara bakamazsın, yarın bir yerden bir yere göçersin ziyan olur güzelim kitaplar; bırak da kadir kıymetini bilecekler toplasın>>. Cemal SÜREYA’nın ‘Papirüs’ üne meylettim sonra, bundan da caymam uzun sürmedi, birkaç sayısı durur hale elimde. Koskoca Cemal SÜREYA’yı popüler kültüre kurban etmişler, gerçi kimleri etmediler ya.

    Bugünlerde yeni bir hevesim var, Bilgi Yayınevi’nin Sait Faik Serisi. Yalnız mavi kapaklı olanlarına, onu da özellikle belirtmek isterim. Onlar iki çeşittir ya; mavi ve yeşil, ben yeşili pek yakıştıramam Faik'e o mavidir; deniz mavisi, umudun mavisi. Onların peşinden koşuyorum. Koştuğum da iki kitapçı. Birine her hafta giderim, bazen haftada iki kere, diğerine ayda bir. Çoğumuz sahafları çok sever ya, ben pek rahat edemem oralarda. Dağınıklığı boğar beni. Benimkiler içtimaya çekmişler kitapları, soyadı sırasına göre, yerli ayrı yabancı ayrı. Girer girmez başlarım kontrole önce yabancı, Auster’den Zweig’a. Yerlide en baştan dördüncü rafa gelince bir tatlı huzur kaplar içimi.

    Faik yeni bir meyhane keşfettim, derim. << Biz şu Beyoğlu’ndakine gidelim, orası bu saatte iyi olur,>> der. Çıkarız yola. Tramvaya binelim, derim, “Yürüyelim” der, “Daraldım”. Pek daralmaz o bilirim ya, yine de bozuntuya vermem. Belki iki tanıdıkla muhabbet edecek, belki iki güzel kız görecek. Tanımadığı da yoktur keratanın, kestanecisinden, sandalcısına; martısından, kedisine. Geçtiğimiz tezgahlardan, bir avuç kestane alır bir avuç leblebi. Para da vermez. Kimse de bir şey demez ona. Hop, derim, <<şiişştt>> der, << bizim aramızda para geçmez>>. Gökyüzünü gösterir,<< Bu>> der, << topal martının kardeşi, sen bilir misin topal martıyı>>, yok, derim, anlatır. Meyhaneye geliriz, herkesin gözünün içi parlar. Bilirler bizim Faik’i, az çok herkesle bir hoşbeşi vardır. Sonrası eğlence cümbüş sabaha kadar…

    Burada biraz da bizim Faik’den bahsetmeli: Faik’i herkes avare bellemiş, demiş ya bir yerlerde, hikaye yazmayı iş saydığım için başka iş yapmam, zannederler ki Faik serserinin biridir. Serseri değildir de avaredir, onun avareliği de bilgeliktendir. Şimdikiler gibi boşluktan avarelik yapmamıştır, bu onun hayat felsefesidir. Yoksa şimdiki değme aydınlara taş çıkartır hem de 1940’lardan gelerek. Kolej mezunudur zira, bu yetmemiş İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat okumuştur bu da yetmemiş yurt dışında yıllarca eğitim almıştır. Türkçe Öğretmenliği de yapmıştır da hayatı avarelikte bulmuştur.

    Hikaye de yazar Faik hem de bol bol. Öyle cümleler kurar ki, hem o anın görüntüsünü hem de duygusunu verir 5-6 kelime de. Hikayeleri hayat doludur. Demedi mi zaten, Bir insanı sevmekle başlar her şey, diye. Sait Faik’in bu düşüncesi bana da tezahür etti zira. Önceden -beni bilen bilir- karamsarın tekiydim, hem de öyle böyle değil. Faik ile tanıştığımdan beri bir yaşama sevinci doldu içime. Dünyayı farklı gözle görür oldum, dünyayı insanları sevdim.

    Sait Faik hikayelerinden birkaç öneri; “Dülger Balığının Ölümü”, “Sinağrit Baba”, “Ermeni Balıkçı ve Topal Martı”.

    Bu incelememi gönlü güzel kendi güzel kardeşim Yağmur. ’a ithaf ediyorum.

    Bir de güzel bir şarkı.

    https://www.youtube.com/watch?v=8BrWwloqGis

    Herkese keyifli okumalar dilerim..
  • Sinağrit Baba ömründe konuşmamış, ömrü
    boyunca evlenmemiş, ömrü boyunca yalnız yaşamıştır.
    Onun kovuğundaki zümrüt pencereden ne
    facialar seyretmiştir Sinağrit Baba, ne oltalar koparmıştır.
    Bu akşam kimin oltasını seçmeli de artık bitirmeli
    bu yorucu ömrü. Daha her yeri pırıl pırılken,
    mantosu sırtında iken, daha eti mayoneze
    gelirken bitirmeli bu ömrü.
  • Franz Kafka, Batının şişirdiği bir yazar. Soyutlama, sembolleştirme Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinde de çok güzel işlenmiştir. Bir Sinağrit Baba hikayesi gibi. Neden bizim yazarların (en azından uluslarası ödüller alan) kitapları tanıtılmaz aacaba.
  • Sinağrit Baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu ama bildiği bir şey daha vardı, o da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat âleminde olsun bir kişinin aklıyla hiçbir şeyin halledilebilemeyeceğini bilmesiydi. Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresini koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman bu hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi.
    Sait Faik Abasıyanık
    Sayfa 129 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları