20.yy Galiçya’dan başlayıp Viyana’ya, sonra Moskova’dan Berlin’e.. Yaklaşık yüz seneye yayılan bir süre..Avusturya-Macaristan İmparatorluğu‘nun çöküş sancılarıyla başlayıp, Sovyetlerin kurulup kendini kemirmeye başladığı yıllara..Yerler farklı..Zaman farklı..Siyasi atmosfer farklı..Tek bir kadına ait tam beş ayrı hayat var bu kitabın içinde. Ya da şöyle mi demeli: Bir kapağın içinde beş ayrı kitap var.
Anlatılan sadece bir kadının ömrü. Yazar bu ömrün kırılan, dağılan noktalarını alıyor, “başka türlü olabilirdi” cümlesine sarıp yeniden kurguluyor. “İnsan özgür iradesiyle seçtiği bir yolun, onu nereye götüreceğini önceden bilebilseydi keşke.” diyor. Bazen aldığımız kararların, bazen de küçücük tesadüflerin hayatlarımızı nereden nereye taşıdığını gösteriyor.
Her bir bölümde dilde kısmen bir değişim yaşanıyor. Ama anlatım derinliğinden, zenginliğinden hiçbir şey kaybetmiyor. Yazar, benim diyenin altından kalkamayacağı bir kurgunun altından ustalıkla kalkıyor. Hayran kalıyorsunuz.
Goethe’nin şiirleri hemen her bölümde karşınıza çıkıyor. Daha kitabın başında bir yahudi düşmanının fırlattığı taş Goethe’nin kitabına denk geliyor. Kapağından yaralanmış bir kitap, rafta sessizce bekliyor. Bu sırada Avrupa’nın dört bir yanında insanlar aynı faşist taşlarla yaralanıyor. Ama işte, insanları rafa kaldıramıyorsanız. Onlar tozlanıp eskimiyorlar. Ölüm, her günün sonunda bekliyor. Ona çare yok. Yine de biliyorsunuz, “Günün sonunda ölüm olsa da, bütün günlerin akşamı olmamıştır daha.” Yaşamaya devam ediyorsunuz.
Yazarın Doğu Almanya doğumlu olmasından sebep, faşizmin yüzüne baktığınız kadar sosyalizmin yüzüne de bakıyorsunuz. Komünizme içten içe meyilli biri olduğunu anlıyorsunuz yazarın. Ama o sevdiğine tolerans tanıyanlardan değil. Hepsi aynı aydınlık düşü gören ama sadece