Günler böylece birbirini kovalıyor, aile boyu demlenmiş çaylar demliğin içinde içilemeden bayatlıyor, pişmemiş pirinçler dişlerimizin arasında takırdıyor, okunmamış gazeteler sağda solda tepeler oluşturuyor, radyonun sesi bir süre sonra tatlı bir uğultuya dönüşüyor, ne anlattığı önemsiz spiker üçüncü bir kişi olarak sadece mırıltısıyla sabahtan akşama bize yoldaşlık ediyor, ülkenin sert gündemi evin kırılgan gündemine pek dokunamıyordu.
O yaz Madımak Oteli ateşe verilmiş, korkunç olay Handan’la ikimizin dünyasını bir göktaşı gibi teğet geçmiş, ancak başka bir dünyaya düşüp ortalığı kana bulamıştı. O haftalarda kulağımızda çınlayan “katliam” kelimesi, o sırada kendi felaketiyle tıka basa dolu zihinlerimizde tam karşılığını yıllar sonra bulacak, o yılın aslında ne garabet bir yıl olduğunu çok sonra fark edecektik. Biz kötülükten kendi payımıza düşeni almış, sıramızı savmış, gazete sayfaları ve radyo dalgalarıyla evimize girmeye çalışan büyük kötülüğe hem kör hem sağır kalmış, kendi yangınımızın küllerinden doğmaya çalışıyorduk.