1000Kitap Logosu

Sinema

340 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
İki bölümden oluşan ilginç bir eseri geride bıraktık. İki farklı önsöz mevcut bu kitapta. Bunu nasıl anlatsam. Atatürk adını duyunca kendini kaybeden iki grup var. Biri her şeyi ona bağlayıp her sıkıştığında ona sığınan ama bunu kötü anlamda kullanan grup, diğeri de şeytan görmüş gibi kaçan grup. Öyle ki bir grup DİN altına sığınmış diğeri de DİNSİZLİK altına. Halbuki Allah’a şükür Atatürk’e teşekkür. Zor değil. O dönem insanları olabilecek en zor şartlarda yeni bir devlet kurup ayakta kaldı. Yüzlerce, binlerce yıllık tarihimizle, kurulan yıkılan devletlerle övünürken üzerinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyet’ini sevecek; iyisiyle de kötüsüyle de sahip çıkacağız. İşte 2000 yılları böyle tehlikeli dönemlerden birisi aslında. Bir kenarda içki içip Atatürkçülük bu diyen zırvalar, diğer tarafta dinimizi yaşamadık, kötü günler gördük Allah, Din elden gitti diyen yobazlar. Maalesef bunlar bitmiyor ve bitmeyecek. Tam da benzeriyle başlıyor aslında kitap. 2008 yılında sigara ve içki içtiği için ailesi tarafından kendisine kötü tanıtılan bir çocuğun sinema çıkışında konuşması bu. Demek ki bu kavgalar ne için ahali? Topla tüfekle ele geçiremediklerinin manevi değerlerini yok ederek ele geçireceksin. Dil, din... Akla ne gelirse. İlk bölümde askeri ve siyasi ağırlıklı olarak ilerleyen bir eser var. Yani onun bilinen yönlerine derin bir bakış. İkinci bölümdeyse daha insani yönleri. Herkes gibi insan olduğu, hataları ve doğruları olduğu, çocukluğu, gençliği, aşkı, duyguları kısaca yaşadığı hayata kısa bir bakış. Babasını kaybetmesi, yetim büyümesi, tutuklanması, hapsi, işsizliği, hastalığı, vurulması, idama çarptırılması, kardeş kaybı, evladı olmaması... Bir not da evladı olmaması konusunda. Neymiş efendim, Allah evlat nasip etmemiş de zürriyetsizmiş de ve benzeri laflar. Bak hele. Dinimizin en büyük peygamberinin de çocuğu yok. Aynı lafları edebilirler mi? Asla edemezler. Korkarlar, korkarız. Ama iş karalamaya gelince, hazır ortam da varsa hemen hazırlar. Ah, bu saygısızlık... Tamam sevmeyeceksiniz, tamam sevmeyin de, hatta çok mu istiyorsunuz, nefret bile edin. Ama lütfen, lütfen saygısızlık yapmayalım be. Yani bir insan bu kadar saygısızlığı hak etmez. Lütfen. İlk bölümdeki tarihsel başlangıç, Ata’nın soyunu oluşturan bireylerin detaylı tahlili ve özünün de öz be öz TÜRK olduğunu kanıtlarıyla görmek beni ziyadesiyle memnun etti. Ne olduğu, nereden geldiği, aslı belli bir insana ATA demenin lezzetini almışım. Tabi ki ne olduğu belirsiz olanlar onu sevmeyecekler, sevmesinler. Düşmanlık etsinler ki biz daha sıkı saf olalım. Yine vesika ve hatıralardan Mustafa Kemal Atatürk ile Sultan Vahdettin arasındaki görüşme de nakledilmiş. Aslen II. Abdülhamid sonrası Osmanlı’nın fiilen yıkıldığını, bu padişahın devleti ayakta tuttuğunu, izlediği siyaseti kabul etmeyenlerin sonradan buna epey pişman oldukları da tarihte var. Onun getirdiği yenilikçi eğitim ve ordu sisteminden yetişen ATA bu ülkeyi kurdu. Yine bir görüşmelerinde hem subay hem mebusluk yapanların olduğu ve buna karşı çıkan bir Mustafa Kemal Atatürk var. Vahdettin ise ona tam da bu durumu, subayların ona olan bağlılığını sorar ve ardından mebusu dağıtır. Net görüşmeleri asla bilemeyiz lakin birileri gibi görüşmediler ve görüşüp kavga ettiler düşünceleriyle geçiştiremeyiz de. Bu iki düşünce de birbirinin zıttıyken nasıl anlaşabiliyorlar o da muamma. Ben bu arada şu suikast meselelerinden birini daha paylaşmak isterim. Malumdur ki Mustafa Kemal Atatürk, Vahdettin ile görüşür ve yola çıkış hazırlıklarını yapar. Bu arada bir Ermeni vardır, Berç Keresteciyan. Bu adam gelir ve bir suikast olacak, Paşa denize açıldığında gemiyle beraber batırılacak diye haber getirir. Paşa bunu unutur mu? Asla unutmaz. Berç, 1934 yılında emekli olduğunda doğum yeri olan Afyon’dan milletvekili seçilecek, soyadı kanunu çıkar çıkmaz da bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine “Türker” soyadını vererek hizmetlerinin karşılığını verecektir. Tarih, gerçekten çok mühim bir olay. Mesela Kurtuluş Savaşı dönemi için konuşalım. Bu döneme dikkat etmemiz gerekiyor. Neden? Başında Mustafa Kemal Atatürk’ün olduğu bir hareket var, diğer tarafta da ona destek vermeyip hainlerin kucaklarında dans edenler var. Peki, mesele nedir? Vatan hainleri ile vatan aşıklarının net olarak belli olmasıdır. Nasıl? Bir tarafta bu savaş için Afrika’dan gelen bir dost, Şeyh Sunusi, diğer tarafta ise milli mücadelenin en yoğun olduğu 1921 yılında çok sevip aşık olduğu Rusya’ya kaçan 1927’de her şey sona erdikten bile çok sonra dönen biri. Kim mi? Bazı grupların sürekli şirin göstermeye çalıştığı, inatla sevdiğini söylediği Nazım Hikmet! Bütün millet kutlu davasına hizmet ederken kaçmak nedir? Yorum sizin. Bu arada şirin gösterme çabalarının tek nedeni de eserlerini satıyor olmak, yoksa umrunda değil onların da. Bilginize sunarım. Bir de şu DİNSİZ sıfatını kendi sıfatlarına bakmadan söyleyenlere cevap vermek istiyorum. Ata’mı savunacağım, cevap hakkı buradan geliyor. Malumdur Müslüman olup da Türk’e ihanet etmeyen yokturdur. Buna Arap da dahildir, daha modern Arap kalan Suriye, Filistin’de. Filistin’i bilmeyenler 69’da El Fethih kampında kimi eğittiklerine bakabilir. İslam’ı ortadan kaldırmak isteyenlerin yani İngilizlerin en büyük ortağı Vahhabilerdir. Bunlar neden bu kadar kudurmuş onu bilemem ama diğerlerinin yarası belli diyebiliriz. Büyük din peygamberlerinin mezarları belli değilken Muhammed Mustafa’nın mezarı bellidir. Bu da Yahudi ve Hristiyanlar için çıldırtıcı bir durumdur. Yaptıkları planlara göre sahabiler ve peygamberin mezarı ortadan kaldırılmalıdır. 2008 yılına kadar saklı kalan belgeler arasında bir mektup öne çıkmıştır. Dışişleri arşivinde bu mektubun hala saklı olduğu ama bir açıklama veya cevap verilmediğini de belirtmek isterim. Açıklanmalı ki kim neye hizmet ediyor görülmelidir. Çünkü açıklanmaması DİNSİZ söylemlerini söyleyenlerle açıklamayanlar arasında bir birliktelik olduğunu düşündürürken; açıklanması da DİNİ kendine alet edenlere en büyük tokat, pardon cevap olacaktır. Ve bizim buna ihtiyacımız var. İnsanlar en kanlı katilleri bile kral ilan edip yüceltirken biz var olma sebebimizi, isimlerimiz Yunan yerine Türk isimleri olmasını dahi borçlu olduğumuz insanı güzel anmalıyız. Hoş, kendini bilmezin biri zamanında Keşke Yunan Olsaydık gibi bir skandala imza atmıştı ya. Seveni çok şimdi önlerine kemik atmış gibi olmayalım. Çok okudukları Elmalılı Hamdi çevirisini de başkası yaptırdı zaten, büyük ihtimalle çok sevdikleri Yunandır hatta. Beyinsiz olduklarını düşündürüyorlar. Özür dilerim ama bu kafaya anca bu yakışır. Ağzımı bozmak istemezdim. Çok faydalı bir eseri daha geride bırakıyorum. Hepimize mutlu bir pazar gecesi, mutlu bir pazartesi günü diliyorum. Esen kalın, keyifle kalın, kitapla kalın. İyi okumalar..
Kutsal Yemin - Mustafa Kemal Atatürk
Okuyacaklarıma Ekle
2
“Acı, Tanrının planının bir parçasıdır. Eğer Tanrı ile mutluluğu bulursak, neden acıyı da almayalım ki? Tanrıyı suçlamadan önce kendimize bakmamız gereklidir. Belki de anlaşmayı bozan Tanrı değil de bizlerizdir. Tanrı böyledir. Demek ki bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyız. Kendi vicdanlarımızı sorgulamak zorundayız. Umudumuzu yitirmemeliyiz.” 🎬God on trial
8
Sinema..
Bugüne kadar hiçbir kültür göstergeler konusunda böylesine safiyane, paranoyak, püriten ve terörist bir bakış açısına sahip olmamıştır. Sinemanın gerçekle bu yüzde yüz örtüşme/ çakışma arzusu aynı zamanda onu kendi kendisiyle de yüzde yüz örtüşmeye iter gibidir. Burada bir çelişkiden söz edilemeyeceği gibi bir hiper gerçek tanımı olarak da kabul edilebilir. Film canlı ve çarpıcı bir betimleme, bir ayna işlevi gören bir öyküdür. Sinema kendi kendini taklit edebilmekte, kendi kendinden kopya çekebilmekte, özgün mitlerini yeniden gündeme getirebilmekte, özgün sessiz filmlerden daha da kusursuz sessiz filmler üretebilmektedir. Yitirilmiş nesne (yani biz) nasıl anlamını yitirmekte olan bir gönderen sistemi tarafından bıyülenmişse(k), sinema da yitirilmiş bir nesne olarak kendi kendisi tarafindan büyülenmiştir. Eskiden sinema ve (kendine özgü tekniğin çılgınca kullanımı da dahil olmak üzere romanesk, mitik, gerçekdışı) düşsel arasında canlı, diyalektik, dopdolu ve dramatik bir ilişki vardı. Bugün sinema ve gerçek arasındaki ilişki bunun tam tersi sayılabilecek negatif bir ilişkidir, yani hem gerçek hem de sinema sahip olduğu özgünlüğü yitirmişlerdir. Burada asla birbirine kavuşamayacakları bir düzlemde birbirine doğru ilerleyen iki soğuk medyadan, yani mutlak bir gerçeğin içinde yok olmaya çalışan sinemayla uzun bir süreden bu yana sinematografik hipergercekliğin emdiği gerçekle kurduğu cinsellik dışı ilişki, "cool" bir suç ortaklığına dayanan mantıksal bir birliktelikten söz ediyoruz. .. Sinema, tasfiye edilmesine katkıda bulunduğu tarihi bugün yeniden yaşama döndürebilmek amacıyla sahip olduğu tüm teknik olanakları onun hizmetine sunabilir, ancak hayaletlerden başka bir şey üretemeyeceği gibi bu hayaletlerin arasında kaybolup giderse de şaşırmamak gerekir.
1
İlk filminizde ne anlatmak istiyordunuz? Savaşa karşı duyduğum bütün nefreti aktarmak istiyordum. Çocukluk temasını seçtim, çünkü çocukluk savaşla en fazla çeli­şen haldir.
Andrey Tarkovski
Sayfa 2 - Agora kitaplığı
5
2
...
750 öğeden 16 ile 30 arasındakiler gösteriliyor.