Marías, bir futbol maçını seyrederken ortaya koyduğumuz isabetli bir içgüdüsel ve hızlı muhakeme yeteneğini vatandaşlar olarak niye gösteremediğimizi merak eder örneğin; aynı hareketin, aynı gözyaşının sahada nasıl asil veya rezil görünebildiğini, bir kale direğinin kırılması yüzünden başlaması bir saatten fazla süre geciken bir Şampiyonlar Ligi finalinde, Chamartín stadyumundaki seksen bin seyirci sebat edip sakinliklerini korumamış olsalardı neler yaşanacağını merak eder, bir de asla kimsenin kulüp başkanlarının ismini taşıyan bir forma almayacak olmasına rağmen, neden onların kendilerini vazgeçilmez saydığını. Yazar dolaylı ve bariz milliyetçiliği, farklı gol sevinçlerini, milli marşları ve tuttuğu takımın pasif cumhuriyetçi geçmişini tahlil eder. Oyun sahasındaki kazıtılmış kafalara ve top sakallara karşı tavır alır, ancak keçi sakalına karşı değildir. Kısacası Marías, bu sporu kahramanlar, kötüler ve figüranların sonsuz geçit töreni olarak, çoğu dramaturji kuralını paylaştığı sinema kadar ciddiye alınması muhtemel bir gösteri olarak kabul eder.
Yerin altında büyük, güvenli yerler yapmalı ve alabildiğimiz kadar kitabı oralara taşımalıyız, roman ya da şiir sürpüntülerini değil, felsefe ve bilim kitaplarını.
Hasta, ağrının ve acının kendisine sahiptir, çokluk, o ağrının ve acının bilgisine değil. Doktor ise ağrı ve acının bilgisine sahip olandır, kendisine değil. İlki acıyı veya ağrıyı hissedip nedenini açıklayamazken, İkincisi ne acıyı, ne ağrıyı hisseder, ama nedenini açıklayabilir.
Atlas Sinemasına gidiyoruz.Kocaman bir salon. Filmi unutmadım. Müfettiş. Sinema çıkışında Süm kestane kebabı satın alıyor.Kent yaşamına alışmış.Koşulları hızlı bir gerçeklikle benimsiyor. Oysa ben henüz taşra bahçelerinin erik ağaçları altondaki durgunluktayım.
Geçen yıl tıp fakültesi dördüncü sınıf öğrencilerime ders anlatıyordum, bahis depresyondu. Sınıfta Avrupa ülkelerinden gelen öğrencilerimiz de oluyor, nitekim onlardan bir tanesi İtalyan'dı ve kendisine İtalyan şair Leopardi'yi sordum. Duymamıştı ama internet üzerinden bulacağı bir şiirini bize kendi dilinde okuması ricamı da kırmadı. Öğrencilerimle birlikte lisanın müziğini hissetmek istemiştim. Sonra, sınıfa döndüm ve "her biriniz, tek tek sevdiği bir şairden bir dize okusun lütfen," dedim. Kimi seviyor ve kimi aklınızda tutuyorsanız ondan bir dize. Şaşkınlık uyandırıcı bir durum ama yaklaşık elli kişilik sınıfta çıt yoktu. Bu kadar öğrencinin içinden bir dize okuyabilen çıkmadı. Bu gençler uzun saatler boyunca masa başında dirsek çürütüp yüksek puanlar alarak bu fakülteye geliyorlar. Üç yıl sonra doktor olarak mezun olacaklar ve bir dizeyi akıllarında tutamadıkları gibi, görünen o ki kendi alanları dışında pek az okuyorlar. Bana sorsanız tıp fakültelerinin ilk sene tedrisatı içine; edebiyat, şiir, felsefe, antropoloji ve sinema dersleri koyarım. İnsan ıstırabını tanımayan kişi, hekim değil musluk tamircisi olur.