Sen azizim, bir bakışın içine koca bir memleketi, Taşranın o bitmeyen kırık akşamüstlerini sığdırandın. Öyle bir gülerdin ki, hani o karanlık salonlarda yüzümüzde güller açardı, Bir sinema perdesi değil, bir insan kalbi kımıldardı yerinden.
Şiir
Biz bir adamı uğurlamadık aslında, Bir istasyon kahvesinde, sinemanın o nemli, o loş dumanında Eksilip duran bir şeyleri bıraktık masada. Günlerdir bir çocuk saflığıyla beklediğimiz o iyi haber, Geldi ve oturdu göğsümüzün tam ortasındaki o eski, o kırık sandalyeye. Bir bayrak yarıya indi şimdi içimizde, kendi rüzgârsızlığından yorulmuş gibi. Sen azizim, bir bakışın içine koca bir memleketi, Taşranın o bitmeyen kırık akşamüstlerini sığdırandın. Öyle bir gülerdin ki, hani o karanlık salonlarda yüzümüzde güller açardı, Bir sinema perdesi değil, bir insan kalbi kımıldardı yerinden. Şimdi bakıyorum o eski film şeritlerine, o buğulu akşamlara; Selvi Boylum Al Yazmalım’ın o içi içine sığmayan, yaralı İlyas’ı, Kırık Bir Aşk Hikâyesi’nin o kendi yalnızlığında boğulan Fuat’ı, Alev’in o dalgalarla boğuşan Yağmur Reis’i, Köprü’nün o idealist, o fırtınalı mühendis Ahmet’i... Bodrum Hâkimi’nin Ömer’i, Devlerin Aşkı’nda gururuyla çarpışan Tarık'ı... Sonra bir köşede, duvarların arkasında Karılar Koğuşu’nun Murat’ı, 72. Koğuş’un o kederi göğsünde taşıyan Ahmet Kaptan’ı Ve adaletsizliğin o sağır kapısında tek başına devleşen Tatar Ramazan... Ve sonra, o perdenin ardındaki o en büyük, o en ağır kavga: Bir barış inadı, hani "barış, barış" diye diye tükenen o koca ömürler... Görmeden gitmek, o büyük rüyayı yarıda bırakmak gibi gelse de dosta, Bir anlamı kalıyor işte; bir vasiyet gibi kalıyor sokakların tozunda. Gitmek, senin gibi adamlar için sadece bir kelimedir, biliriz. Sen gitmedin ki Kadir Abi, Can verdiğin her omuz, o haksızlığa eğilmeyen mağrur başın,
1000Kitap
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
İnsan zihninin arka odaları: Modern mağaranın tasarımı
​İnsanoğlu, var olduğu ilk günden beri görünmeyen sınırların ve kendi ördüğü duvarların gölgesinde yaşar. Bugün sinema perdelerinde ya da dijital ekranlarda izlediğimiz "The Backrooms", aslında yabancısı olduğumuz fütüristik bir korku mekanı değil; insanlığın binlerce yıllık göçebe ruhunun, modern betonların arasına sıkışıp kalmış o ilk çığlığıdır. ​Kane Parsons’ın o sonsuz sarı koridorlarında ve laboratuvar duvarlarında yankılanan şey, NASA’nın makro kozmostaki uzay arayışına zıt olarak, insanın mikro kozmozdaki —yani kendi bilinçaltındaki— tekinsiz keşif yolculuğudur. O evrende karşımıza çıkan kablolarla sarılı, onlarca dili aynı anda konuşan o "ilk insan" maketi, aslında modern dünyanın en büyük illüzyonunu yıkan kadim bir gerçektir. ​Dünya bizi sınırlara, ülkelere, dillere ve yapay kimliklere bölebilir. Oysa o maketin arkasında birleşen her bir kablo, insanlığın köklerindeki o mutlak birliği, eşitliği ve kardeşliği fısıldar. Bizler ne kadar ayrışmış görünürsek görünelim, o "ilk anın" saf özü asla değişmez. ​Trajedi ise tam bu noktada, modern hayatın zorbalığıyla başlar. Binlerce yıl doğayla nefes almış, göçebe yaşamış insan ruhu; plazaların birbirinin aynı ofis odalarına, tek tipleştirilmiş şehirlere ve sahte konfor sunan mobilya dükkanlarının o soğuk estetiğine zorla hapsedilmiştir. İnsanlık bu yapay yerleşik hayata uyum sağlamaya zorlandıkça, zihni hastalanmış ve bastırılmış travmalarını Platon’un Mağarası’ndaki çarpık gölgeler gibi duvarlara yansıtmıştır. ​Bu yüzdendir ki, Backrooms’un o klostrofobik dehlizlerinde sinsice dolaşan canavarlar, dış dünyadan gelen uzaylılar ya da mutasyonlar değildir. Onlar; doğasından, özgürlüğünden ve kardeşliğinden koparılan insanın, kendi zihninin arka odalarında kendi elleriyle yarattığı varoluşsal canavarlardır. ​Bizler kendi
Duygu ve Düşünce
Bazı insanlar sadece sinema perdesinde yaşamaz; bir toplumun vicdanında, adalet duygusunda ve en saf sevdalarında kök salar. Sen, haksızlığa eğilmeyen başınla, o sarsılmaz duruşunla ve içimize işleyen keskin bakışlarınla bize sadece hikâyeler anlatmadın; bu toprakların asaletini, gururunu ve delikanlılığını öğrettin. ​Selvi Boylum Al Yazmalım’ın yaralı İlyas’ı, Kırık Bir Aşk Hikâyesi'nin Fuat’ı, Bodrum Hâkimi'nin Ömer’i, Devlerin Aşkı'nın Tarık'ı, Karılar Koğuşu'nun Murat'ı, 72. Koğuş'un Ahmet Kaptan'ı, adaletsizliğin karşısında devleşen Tatar Ramazan’ı, sinemamızın her daim parıldayan Kadir abisi... Gitmekle eksilmez senin gibi abideler. Can verdiğin her karakterde, geride bıraktığın her onurlu karede adın ve bıraktığın derin izler bu ülkenin kolektif hafızasında yaşamaya devam edecek. ​Gözün arkada kalmasın; o efsanevi gülüşün de, haksızlığa meydan okuyan o dik duruşun da her zaman bizimle olacak. ​Mekânın cennet, ruhun şâd olsun Kadir Abimiz. Biz seni çok sevdik, çok özleyeceğiz...
Sinema
Charlie Chaplin izleyelim!
Selamlar millet! Birlikte bir şeyler yapmayalı uzun zaman oldu, ne dersiniz? Bu yüzden durduk yere prangalar eskitmeyelim diye bu hasrete bir son verip sizi Charlie Chaplin izlemeye davet ediyorum! Geçen günlerde okuduğum bir edebiyat dergisinde Charlie Chaplin ve onun, dönemine göre oldukça cesur olan Modern Times(1936) ile the Great Dictator(1940) filmlerine yer verilmişti ve ilgimi çekti. O zaman dedim ki neden bunu birlikte izlemeyelim, daha sonra ise malum sınav yaklaştığından biraz ertelemeye karar verdim ve bence artık zamanı geldi 😌 Daha önce çekilmesi sebebiyle ilk olarak Modern Times filmini izleyelim diye düşündüm. Şuraya merakınızı celbetmek amacıyla film hakkında birtakım bilgiler bırakacağım. Diğer filmi ise başka bir iletide ele alacağım. Ve aklımda Chaplin'in biyografisine de bir göz atmak var, o da bir başka iletiye inşallah. Şimdi biraz fikir sahibi olalım. Buyurunuz 🫴🏼 •Film, "kültürel, tarihi veya estetik açıdan önemli" olduğu gerekçesiyle dünyanın en büyük kütüphanesi olan Kongre Kütüphanesi tarafından Ulusal Film Arşivi'nde korunmak üzere seçilen ilk 25 filmden biri olma şerefine nail olmuş. •Filmdeki cesurluğun asıl sebebi ise işlediği konu çünkü 1919 Ekonomik Buhran sonrası insanın "makineleşmesi" ve ilginç(?) bir şekilde de aynı zamanda "koyunlaşması" eleştiriliyor. •Filmde kullanılan hüzünlü tema müziği bizzat Charlie Chaplin tarafından bestelenmiş. Daha sonra ise söz eklenerek "Smile" adını almış ve Joker filminde kullanılmış. Michael Jackson'la özdeşleşen "moonwalk"un tabiri caizse bebeklik adımları da bu filmde atılmış. •1920'lerin sonunda başlayan "sesli sinema" furyası üstünden baskı yapan stüdyolara olabildiğince direnen Chaplin, bu filmde ilk kez sesini kullanmış. Ancak yapılan baskıyı protesto etmek amacıyla "uydurma
ne bu kalabalik diye sovecektim ki karne gunuymus meger..karne sonrasi avm bulusmasi sinema ve burgerking😭😭😭😭😭 20 lirayla her seyi yaptigimiz zamanlar….