• AYLA izlendi.
    Bir film çıktı MÜSLÜM. AYLA nin yapimcisindan.
    ÇİÇERO çıktı MÜSLÜM VE AYLA nin yapimcisindan.
  • Sanırım beynimizde konuşan bir sinema var."
  • Keskin akıllılar "harikulade"nin zamanımızda artık bir ma­nası kalmadığını söyleyebilir. Harikulade hiçbir zaman hakikat sahasında mevcut olmamıştır ki, bundan böyle yok olsun. Başka bir münasebetle de söylediğim gibi, sırf kendi dimağı­mızın bir ameliyesi mahsulü olan ve sinema şekli gibi bir membadan dışarıya vuran "harikulade" birkaç aleladenin birleşmesinden meydana gelir: Öküz aleladedir, ağaç aleladedir, vakta ki öküz ağaca çıkar, harikulade vücut bulur. Eski millet­ler, dinleri için lazım olan ilahları hep bu düstur ile yaptı.
    Yu­nanlılar, insan bedenini beygir vücuduyla birleştirerek "cen­taure" denilen efsanevi mahluku; Asuriler, insan başını, öküz vücudunu ve kartal kanadını hep bir yere getirerek büyük ma­butlarını yarattı.
  • Umut doğar, genellikle her şey umutsuzlaştığında...
    The Lord of the Ring
  • ŞAMPİYON ❤️

    Şşşşşştttttt burası Veliefendi Hipodromu!
    Tüm hipodrom sus pus çünkü safkan İngiliz atı Bold Pilot yarış pistine girmek istemiyor sessiz olun...

    At yarışlarının egosu yüksek :)), kibirli, huysuz,bir o kadar akıllı, duygusal ve asil atı Boldi...
    Filmin en iyi oyuncusu o.
    Yağmurda koşmak istemeyen, sadece Begüm’ le ve Halis’le duygusal bağ kuran , rüzgâr kadar hızlı, güçlü, cesur bir at.

    Hepimiz zaten bir gün kaybedeceğiz ha bugün ha yarın ne fark eder anlayışından çıkıp umuda koşan iki canlı var filmde:
    Biri Bold Pilot.
    Biri Begüm.

    Halis Karataş’la her yarışı birincilikle bitiren bu İngiliz atını izlerken hayranlık hissetmemek imkansız.
    Çok güçlüdür ama hırsı yoktur Boldi’nin ona kazanma hırsını aşılayan Halis Karataş’tır.
    Tek mesele yarışı kazanmaktır ama ya kaybederse?
    Kaybedeceğini bile bile koşmak gerektiği için koşar o ve hep kazanır.

    Ve Begüm...
    Sürekli nükseden kanserle mücadele ederken ...
    Kemoterapi sırasında kusarken...
    Saçlarını, kaşlarını, kirpiklerini kemoterapide kaybederken...

    Ama pes etmez...
    Yaşama arzusuyla doludur...
    Gözyaşlarıyla umutsuzluğa isyan eden güzel kalpli bir kadın...
    Kanserden öleceğini düşünerek Halis’in aşkından kaçmaya çabalar “ Bunu yapma, kendine de yapma bana da yapma!” diyerek.
    Sağlığı yerinde milyonlarca insan aşkı yaşayamazken, ölmeye hazırlanan kadın aşka yenik düşer.
    Ve film bağırır şu duyguyu :
    Aşk iki iken bir olmaktır.
    Ne zaman biri diğerinin ne istediğini önemsemezse aşk biter.
    Halis, atla konuşur :
    Biz onun için koşacağız!
    O bizim için yaşayacak!
    Umuda koşar ikisi de...

    Tarih imkansız denilen savaşları kazanan komutanlarla doludur .

    Bold Pilot Veliefendi’nin rekorlar kıran İngiliz atıdır ve hipodromun komutanıdır.
    Begüm kanserle mücadeleden galip çıkan komutandır..
    Halis Karataş ikisine de aşkla bağlı umudun komutanıdır...

    Sivas’tan İstanbul’a uzanan, kocaman yürekli bir yarış atı, bir jokey ve bir kadının yollarının kesişme gerçeğini anlatan bu film Türk sinemasının gerçekten kayda değer bir ilerleme gösterdiğinin kanıtıdır.
    Çok güzeldi....
    Hele Bold Pilot...
  • Başa döneyim. Ziyauddin Serdar’ın ve başka bir çok yazarın yazdıklarıyla tanıştığım günlere.

    Beni idare edecek kadar İngilizce öğrenmişim, ne bulursam okuyorum.

    Neyi bulabiliyorum o yıllarda?

    Zafer Çarşısı’ndaki eski kitapçılarda İngilizce romanlar. Time, Newsweek gibi haftalık dergiler.

    Kelim Sıddıki’nin çıkardığı Crescent... Galiba 15 günde bir çıkıyordu.

    Daha sonraları Inquiry. Aylıktı. Daha derinlikli makaleler oluyordu Inquiriy’de.

    Zaman Gazetesi’nin ilk kuruluşunda Dış Haberler Servisi’nde çalışmaya başladıktan sonra elimin altındaki kaynaklar çoğaldı.

    Bu saydıklarıma ilaveten haftalık Arabia dergisi, Sıddıki’nin kurduğu Muslimedia’nın aylık bültenleri, Impact, el-Hilal gibi mevkuteler elime geçmeye başladı.

    Düşünüyorum da... Şimdi iletişimin tavan yaptığı bir zamana geldik, fakat 80’lerdeki İngilizce kaynak çeşitliliğine sahip değiliz.

    Her yere ulaşabiliyoruz ama, niye ulaşıyoruz kim bilir!

    O sıralar dikkatimi en çok çekenler, Perviz Manzur, Kelim Sıddıki, Meryl Wyn Davies, Ziyauddin Serdar, Munevver Ahmed Enis, Abdulvahhab el-Efendi gibi yazarlar.

    İçlerinde benim favorim Perviz Manzur’du.

    Cenneti Arayan Adam’dan sonra fikrim değişmedi. Fakat Meryl Wyn Davies’e yeterince alaka göstermediğim kanaatine vardım.

    Meryl Wyn Davies harikaymış.

    Yine bu kitabı okurken, Muslim Istitute’ün ve Inquiry’nin kuruluşlarıyla ilgili de aydınlanmış, Kelim Sıddıki’nin bilmediğim bazı yönlerini öğrenmiş oldum.

    Bu arkadaşlar Suudi Arabistan’daki bazı hayırseverlerden daha sonra da İran’dan fonlar temin ederek bu işleri yapmışlar.

    İyi mi olmuş, kötü mü olmuş fon temin etmeleri?

    Görünür sonuçları iyi gibi. Dergiler, bültenler, kitaplar çıktı, okuduk.

    Fakat arkasındaki ilişkiler her zaman temiz midir?

    Bunu tespit etmek zor.

    Gel de Serdar’ın kitabı adlandırırken kullandığı ‘septik’ (sceptical) kelimesine müracaat etme şimdi!

    Ne yazık ki böyle ilişkiler şüphe uyandırıyor.

    Kitabın orijinal adını yazmıştım. Desperately Seeking Paradise: Journeys of A Sceptical Muslim.

    Türkçe çevirisinde ‘Cenneti Arayan Adam, Septik Bir Müslümanın Yolculuğu’ kitap ismi olarak tercih edilmiş.

    Orijinalinin tam çevirisi değil. Olmak zorunda da değil.

    Bence tercih ettikleri isim Türkiye’deki okuyucunun hassasiyetine daha çok hitap ediyor.

    Şöyle de denilebilirdi.

    ‘Umarsızca Cenneti Aramak, Şüpheci bir Müslümanın Seyahatleri.’

    Nedir umarsızca veya ümitsizce cenneti aramak?

    Bu cümle, -kitabı okurken görüyorsunuz- açtığı her kapıda hayal kırıklığına uğramayı ima ediyor.

    Şüpheci bir Müslüman nasıl oluyor?

    İmanından mı şüphe ediyor Serdar? Hayır.

    ‘Şüpheci’yi bu bağlamda başlıkta çabucak izah etmek zor.

    Kitabı okuyunca, cenneti bulduklarından emin olan bir çok kişinin, grubun, cemaatin kendilerinden emin olmalarıyla ilgili bir ‘şüphe’den söz edildiği anlaşılıyor.

    Muhtemelen her şeyden emin, kafalarında cevapsız tek bir soru bile olmayan insanların bulduğu şeyin Cennet olduğundan şüphe ediyor.

    Belki editör veya mütercim ‘şüpheci’ kelimesinin okur üzerindeki ilk etkisinden kaçınmak istemiştir.

    Bir kitabı başka bir dilde yayımlarken... Bir tiyatro eserini başka bir ülkede, başka bir dilde sahnelerken, bir sinema filmini keza başka bir dilde vizyona sokarken... Eserin ruhuyla çelişmeden yeniden adlandırabilirsiniz.

    (Bu arada bir okurumuz ‘poor copy’ kelimesini ‘yoksul’ olarak değil ‘kötü kopya’ olarak çevrilmesini önermiş. Elbette olur. İlk akla gelen odur. Yazarın muradını anlamak daha önemlidir ama, bana şu anda tercihim sorulsa “Gerçek Cennetin Sefil Kopyaları” derim.)

    Şimdi biz yolculuğumuza dönelim.

    Hatırlar mısınız, eskiden, Pakistan’dan Tebliğ Cemaati’nden bazı insanlar gelirdi, şehirlere, kasabalara.

    Onlara katılır, bir Müslümanın 24 saatinin nasıl olması gerektiğini tecrübe ederdiniz.

    Bana hiç rastlamadı ama hikayesini çok dinledim.

    Mükemmeldi bütün hikayeler.

    Ve tebliğci kardeşlerimizin tavsiye ettiği şekilde yaşayınca dünyanın bütün sorunları çözülüyordu.

    Hikayeleri dinlerken acaba bu şekilde Pakistan’da veya başka yerde hangi sorun çözülmüş diye düşünürdüm.

    Ziyauddin Serdar’ın yolculuğu işte bu cemaatle başlıyor.

    Devam ederiz inşallah.
  • “Her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına …”