Sinema ve Felsefe

·
Okunma
·
Beğeni
·
1.812
Gösterim
Adı:
Sinema ve Felsefe
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
207
Format:
Karton kapak
ISBN:
978-605-4683-59-8
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kapı Yayınları
''Sanat ve sanatçı mı istiyorsunuz, dua edin de belalar yağsın üzerinize gökten! Açlıktan nefesiniz koksun! Hüznünüz olsun mesela. Yoksunluklarınız. İncinmişlikleriniz. Güçsüzlüğünüz.

Kuşkunun pençesinde kıvranın. Kahrolunuz. Kahrediniz. Yaşamı soğuk bir su gibi teninizde hissediniz.

....''
207 syf.
İki durumdan bahsedeceğim ve epey uzun olacak. Yoğun olmadığınız bir vakitte okumanız sizin faydanıza olur kanaatindeyim. Yine de okursanız elbet sevinirim.

***

Öyle ya, kişi başladığı noktaya dönemedikten sonra niçin yola çıksın ki?

Daire'ye Dair, Dücane Cündioğlu

***

Sene 2009. Tvnet ekranlarında Gündem Özel adlı programda konu Aşk Pazarı. Dönemin popüler romanlarını konu edinecek olan programda sayın konuk uzunca bir girizgah yapıyor. İnsan eylemlerinin haz, fayda, iyi olmak üzere üç amacı olduğunu belirtiyor öncelikle. Sonrasında örneklerle bunların tanımını yapıyor. Söz gelimi; eroin satmak faydalı, içmek haz verici fakat iyi değil. Daha sonra iyi'den vazgeçilip geçilemeyeceğini, ihlas'ın ne demek olduğunu, istem'in eylem'den önce geldiğini, bizatihi kendinden ötürü istenen bir şeyin olup olamayacağını ve dahasını anlatıyor, irdeliyor. Dakikalar ilerliyor ve nihayet konu rayına oturuyor.

Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ı, Elif Şafak'ın Aşk'ı ve Saide Kuds'in Kimya Hatun'u o yıllarda birbiri ardına çıkan "tasavvufi" romanlardan en çok tutulanları. Piyasada arz-ı endam eden bu ve bunun gibi kitapları veciz bir dille yeriyor sayın konuk. Yeriyor çünkü bu kitaplar Mevlana ve Şems Hazretlerini anlatmıyor, kullanıyor. Hem de ne kullanmak! Yazarları, bu yüce insanlara olmadık isnatlarda bulunuyor, onlar için ipe sapa gelmez laflar ediyor ve demeye utanılacak sözlerle, davranışlarla bu isimleri yanyana kullanıyor. Tüm bunlar da “aşk” çatısı altında yapıyor yazarlar. İşte burada bir yerde haklı olarak "Aşkın üç yüz bin okuru olmaz" diyor sayın konuk.

Konuk tüm bunlardan bahsederken üzülüyor. Eskilerin, manası yıpranır deyu demekten bile imtina ettikleri bu kutsi kelimenin ağızlarda sakız haline gelmesine, hatta sakız hale getirilenin yere tükürülmesine, hatta ve hatta tükürülen sakızın üzerine defalarca basılmasına ve en sonunda üstte adı geçen kitap türlerinin ortaya çıkmasına üzülüyor sayın konuk. Kahroluyor.

Burada dikkat çeken noktalardan birine parmak basmak istiyorum. Sayın konuk, Elif Şafak'ın Aşk kitabından bir bölüm anlatırken yutkunuyor, gözleri dolar gibi oluyor, hatta nefesi çıkmıyor. Tabi ki bölümün enfesliği gibi bir durum söz konusu değil, aksine mezkur bölümün fecaat oluşundan kahroluyor. Zira Şems Hazretlerinin ölümünü anlatan Elif Şafak, yüreklere kor atıyor, onu kötü hatta rezil bir duruma itiyor. Sayın konuk ise Şems Hazretlerinin ölümü hakkında çeşitli rivayetler olduğunu söylüyor ilkin ve bu rivayetler olmasa bile diyor "Elif Şafak bunu Şems'e yapmamalıydı" diye iç çekiyor. İşte sayın konuk öyle hassas ve öyle mahzun ki bunu anlatırken bile üzülüyor, gözleri doluyor hatta. Ne diyeceğini bilemiyor.

Nedir bunun sebebi?

***

Sene 2012. Sinemayı felsefe vechesinden irdeleyen bir kitap yayımlanıyor. Zaten bu ikisinin birbirinden bağımsız olması düşünülemez. Hakir görülen Hollywood yapımlarının dahi temelinde bir felsefe yatıyor. Tabi bunu propaganda yahut pragmatizm/hazcılık için kullanıyor o ayrı.

Kitap, Ingmar Bergman'ın Winter Light (1963) filminin yorumu olan şu cümleler ile başlıyor;

"Neredeyse hiç secdeden kalkmazken alnım, niçin bir kez bile sesini duymam? Günler, geceler... asırlardır adı dudaklarımdan düşmediği halde neden bir defa da ben onun adımı andığını işitmem?“

İşte kitap boyunca sürecek olan yorumlarına bu sözlerle başlayan yazar, kitabının bir yerinde “hayatımın en büyük hatalarından biriydi” dediği durumu anlatıyor. Başlığı “günaha sonra çağrı” olan bu yazıda (yorumda) bir grup yüksek lisans düzeyindeki ilahiyat öğrencilerine mantık dersi verdiği yıllardan bahsediyor. Mağarasından çıktığını, dolayısıyla tutkulu gözlere hasret olduğunu da mühim bir not olarak belirtiyor. Kendi sözleriyle “dinlerine bağlı, temiz, saf Anadolu çocukları” dediği öğrencileriyle bir gün bir film izleyip üzerine konuşmaya karar veriyor. Seçtiği yapım Martin Scorsese’nin The Last Temptaion of Christ (1998) filmi oluyor. Hz. İsa (as) efendimizin hayatını anlatan bir film. Film öncesi öğrencilerine “ayrıntılara takılmamaları” takdirde buna “tahammül edebilecekleri”ni söylüyor. Öğrenciler filmdeki “kısa süren bir erotik sahne”yi sorun ediyor. Yazıda geçmiyor belki ama o öğrencilerin Hz İsa (as) efendimizin düştüğü belirtilen halleri görmesi, ettiği söylenen sözleri duyması da onların yüzlerini “kireç gibi” etmiştir. Yazar tabiri caizse tam anlamıyla vahlanıyor öğrencilerinin bu tutumuna. Nasıl hissedemezler, nasıl anlamazlar demeye getiriyor.

Nedir bunun sebebi?

***

Evet, tahmin ettiğiniz gibi yukarıda bahsettiğim konuk ve yazar aynı kişi; Dücane Cündioğlu.

Sorum kısaca şu; ne olmuştur?

Ne olmuştur da Şems Hazretlerinin -rivayetlerden biri de olan- ölümünün yazılmasına vicdanı el vermeyen kişi, Hz. İsa (as) Efendimizin ve Meryem Annemizin içler acısı, hakir şekilde gösterilmesine üzülen, onları bu halde görmeye dayanamayıp surat asan, üzülen öğrencilerine karşı tavır takınır hale gelmiştir? Kaldı ki birisi yazı, diğeri görsel. Herkesçe malumdur ki görmenin gücü okumaktan daha vurucudur. Biz ki edepsizlik olur diye tuğla kadar kitabında Efendiler Efendisinin -O’nun hayatını yazmasına rağmen- adını dahi yaz(a)mayan Necip Fazıl Kısakürek’lerin neslindeniz. O kökteniz. Nasıl olur da bir peygamberi o halde görmeye (velev ki yaşanmış olsun) yürek dayandırabiliriz? Genel kültür olsun diye bir tutam kalan duruşundan vaz mı geçsin “Anadolu çocukları” !

Ne olmuştur da Hz. İnsan adlı kitabı olan kişi kitabının uzunca bir kısmını kendini “19. Deliğin içindeyim (cehennemde)” diye tanımlayan Lars von Trier’e olan övgülerine ayırmıştır? O Trier ki çektiği filmler sınırsız özgürlükle süslü batıda bile sansüre uğruyor, yayımlanmıyor, hunharca tartışılıyor; festival izleyicileri filmi yarıda bırakıp çıkıyor. Filmlerinin “ahlak”, hadi kelimeyi biraz yumuşatalım, “insan onuru” seviyesini varın siz düşünün.

Ne olmuştur da Hz. Havva Annemizin adını, Nietzsche’nin “Kadın, Tanrı’nın ikinci hatasıdır. ‘Kadın özünde yılandır’, Havva’dır” sözünün peşinden gelen paragrafta söylemiştir? Bununla da yetinmeyip yılan karşılığında kullanılan el-hayye kelimesinin (Taha:20) köküyle havva kelimesinin kökünün aynı yerden geldiğini belirtmiştir!

Ne olmuştur da “Tanrı korusun, bir daha günah bile işleyemezsin” sözünü yazabilmiştir? Elbette günah olmasa tabiri caizse rahmet sıfatları havada kalır. Fakat bu söz hayr’dan ziyade şer’i çağırıyor. Evet, günahımız ve sevabımızla insanız. Şairin dediği gibi; “Yaşadım diyen, günaha dalmıştır” ve fakat bu günah işlememe çabasını yok saymamalı. Bir daha günah işleyemezsin değil, ya bir daha sevaba giremezsem demeli. Hayr’ı demeli ki onu çağırmalı. Günahımız zaten olacak çünkü insanız, noksanız. Yine de sevabı, hayr’ı, güzelliği, kusursuzu istiyoruz. İsteyelim.

Ne olmuştur da aşk meclisinden bize nice buketler sunarken “kuyunun en dibini” yani cehennemi ve hatta “putperestler meclisini” övercesine anlatır hale gelmiştir?

***

Yusuf Kaplan 25 Kasım 2012 tarihinde Yeni Şafak’ta şunları yazıyor;

“ Dücane Cündioğlu, ne'yi, nerede/n konuşuyor, nereye ''çağırıyor'' bizi; bir varış noktası ve kalkış noktası fikri var mı, diye sormasını isterim kendisine.

İkinci olarak, tasavvuf üzerinde her türlü takdirin üzerinde mesai sarfetmesine rağmen, düşünme biçimi, kategorik, -hatta imaginasyona dayalı meselelerde bile- analitik ve kavramsal. Şeriatla tarikati ve hakikati kategorik olarak birbirinden ayırması, bu düşünme tarzının bir sonucu.

Oysa şeriat olmadan tarikat da olmaz; marifete de, hakikate de ulaşılmaz. Bunların hepsi birbirini vareden, birbirinin önünü açan kopmaz bir irtibat hâlindedir birbirleriyle. İbn Arabi Hazretleri'nde bile, söz, şeriata geldiğinde, akan sular durur. Bütün metinleri, bunun somut kanıtıdır.

Cündioğlu, sıklıkla âriften bahsetmesine rağmen tasvîrî, -yani başkalarının, yani Batı uygarlığının yapıp ettiklerini, ürünlerini- konuşuyor çoklukla; kendisi konuşmuyor; orada konuşlanıyor, ora'dan bakıyor her şeye temelde. Ora'dan bakınca göreceği şey de, göstereceği şey de yine ora'sı (yani bura'ya da hâkim olan ora'sı) değil mi? ”

***

Arkadaşlar ben “hassasiyet”in insanların en ulvi hasletlerinden biri olduğuna inanırım. Bu kelime (duruş) uğruna, onu sahiplenme, hatta onca sahiplenme uğruna yol almaya naçizene hep hazır tutmaya çalıştım kendimi. İşte bu nedenle ben Cündioğlu’nun durduğu yerde durmuyor, beni çağırdığı yere de gitmiyorum. Çünkü ne konuştuğu yerde ne de çağırdığı yerde göremediğim bir şey var; hassasiyet. Haddim değil kendisine bundan yoksun olduğunu söylemek. Söylemiyorum da. Asla. Fakat şu kitapla baktığı yerde (ora’da) bundan bir tutam dahi olmadığına eminim. Kendisinin bir an önce doğduğu/olduğu/başladığı yere gelmesini temenni ediyorum. Başladığı yerde bolca hassasiyeti mevcut çünkü.

***

Kitapta hiç mi işe yarar bir şey yok diyenlere cevabım şu olsun;

Bir tutam zehre sahip yemeğin lezzetinden bahseder misiniz?

***

Hatam elbet olmuştur, bildiriniz.

Hayr sizinle olsun.
207 syf.
·16 günde·Puan vermedi
Eserde yoğun ve ağır konuların anlatımı bende sürekli fikir ve bilgi dengesizliği oluşturdu. Bu yüzden eseri okuduktan sonra yazarı daha iyi anlamak için yazarın farklı yazılarını okumam gerekti. Bu konuyu ele aldığı programları da izledikten sonra sezdirdiği fikirler zihnimde berraklaşmaya başladı. Bu gibi kişilerin ürünleri, eserleri, okurken ya da izlerken verilen mesajı anlamak için sabırlı olmak gerektiğini söylemiştir. Yani bu eserlerin anlaşılmasının zor olduğu konusunda okuyucuyu uyarmıştır.
Eserin değindiği konular sebebiyle yavaş ve sindirerek okunması lazımdır. Filmlerin konularını ve yazarın yorumlarını anlamlandırmak adına düşünmeli ve farklı okumalara başvurmalıyız. Bu yüzden esere vaktinizin bol ve zihninizin meşgul olmadığı zamanda okuyucuların okumalarını tavsiye ederim.
Hakikat ve hayali; gerçek ve sahteyi; duygu ve düşünceleri; cehalet ve gaflet arasında örülmüş hassas bağların beyaz perde üzerindeki yansımasını daha iyi anlamak adına okunması yarar sağlayabilir.
Keyifli okumalar :))
207 syf.
·8/10 puan
Sinemayı çok seven bir okur olarak elime ilk kez sinema temalı bir kitap aldım. Açıkçası daha çok toplumsal gerçekçi eserleri seven biri olarak gerek edebiyat eserlerinin gerekse sinema yapıtlarının daha çok bu boyutuyla ilgilenirim. Ama şurası bir gerçek ki gün geçtikçe felsefecilerin sinemaya ilgi duyması ve yönetmenlerin felsefeye yönelmesiyle filmler yeni bir derinlik kazandı.

Dücane Hoca söyleşilerini takip ettiğim bir felsefeci. Ara ara konuşmalarında filmlerden örnek verir ve bazen de tavsiye eder.

Bu kitabında birçok filmi, kitabı, tabloyu, belgeseli ve bunların üreticilerini bir araya getirip onlar üzerine kendi çözümlemelerini ortaya koymuş. Daha çok bir deneme kitabı. Bunu yaparken dilden ve özellikle etimolojiden bolca istifade etmiş.

Biliyorsunuz film yapımcıları/yönetmenleri sinemanın icadından bu yana elit bir grup insan olarak toplumda yerini alır. Genelde iyi eğitimli olan bu sanat insanlarının filmleri türlü türlü anlamlarla ve imgelerle yüklüdür. Bence bu en bayağı, saçma ve korkunç filmler için bile geçerli. Bu kitap boyunca sanatçıda olması gereken felsefi birikimin izlerini ve sonuçlarını gözlemlemek mümkün. Tarkovski, Kubrick, Çağan Irmak gibi onlarca sinema erbabının filmlerinden örnekler var.

Tahmin ediyorum, kitaba dönük en büyük eleştiri yazarın hemen hemen tüm konuları dine ve tasavvufa bağlamış olması olacaktır. Bunu da Dücane hocanın geçmişiyle telif etmek mümkün. İnsan ha deyince mazisinden kopamıyor. Dücane hocanın kopma gibi bir isteği var mı onu da bilmiyorum tabii.
207 syf.
Dücane Cündioğlu bu eseriyle sinema ve felsefeyi kaynaştırmış doyumsuz bir tat ortaya çıkarmıştır.
Kitaba ne ara başlayıp ne ara bitirdiğimin bile farkına varamadım. Zaten yakından takip ettiğim bir filozof olması hasebiyle eserindeki filmlere, tablolara ve kitaplara oldukça aşinaydım. Okuması çok keyifli ve bir o kadar da sarsıcı. Buram buram emek kokan bir kitap. Tarkovski ve Lar Von Trier karşılaştırmasına ise hayran kaldım. Filmlerin röntgenini çeken bakış açısıyla okuyucuların gönlünü fetheden bir mizaca sahip. Dücane felsefi düşünceleriyle sinemaya derinlik kazandıran bir yazar. Çözümlemeleri muazzam. Sözü yormaya lüzum yok. Oku! :)
207 syf.
·Puan vermedi
Mümkünse içinde bulunan filmleri izleyerek, kitapları okuyarak, tablolara bakarak okunası. Lapus lapuzi mavisine aşina olanlar, sinemacılar, felsefeyle,psikolojiyle, resimle ilgli olan herkese göre bir kitap bu. Lars Von Trier ve Tarkovski ancak bu kadar özenle değerlendirilebilirdi. Kitabın en etkileyici bulduğum yanlarından birisi; eleştirmenlerin, seyircilerin, yorumlayanların hatta sanatçının kendisinin bile kişisel analizinin ötesinde bakışı. ''Önce bil'' diye sesleniyor ve eserlerin çırılçıplak haline işaret ediyor. Filmleri ovuşturarak ateşe atmıyor, bilakis toz tanelerinin ne denli zarar vediğini ortaya çıkarıyor. Yani; Filmlerin, tabloların bir yerinden tutup, eserlere yazık etmiyor aksine aslolanı şefkatle sarıp bulunulan yerlerle, olan yerlerin birbirinden uzaklığını sunuyor. Uzaklığının uzaklığı'nın farkında mısın diye fısıldıyor. Öyle bir emekle hazırlanmış ki, anlayabilmek için benzeri emeklemeyi de gerektiriyor esasen. Tutulmuş aynalara bakmak, bakmaya cesaret edebilmek için en güzel fırsat doğrusu. Satır satır bakmalı, isim isim araştırmalı, dönemleri , sanatçıları tanımalı önce. Yüreğimize döndüren yönelimi, harekete geçiren devinimi, bilginin önemini, deneyimlerin değerini keşfetmeli, sonra bakmalı tekrar tekrar ifadelere, sahnelere sonra onlara bakan halimize, neredeliğimize tüm içtenliğimizle, makyajlarımızı silerek, ayakkabılarımızı çıkararak....
207 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Sinemayı, hakikati, kendinizi sorgulayacağınız güzel ve ağır bir kitap. Dili biraz ağır insanı bazen yoruyor ama bazı pasajlar kafanıza balyoz gibi indiği için okumayı bırakamıyorsunuz. Felsefeye, sinemaya merakı olan herkesin okumasını şiddetle tavsiye ederim.
207 syf.
·42 günde·Puan vermedi
İlk okuduğumda genel geçer felsefe öğretilerinden farklı daha maneviyata yönelik, kelimelerle oynayan zorlama bir üslup gibi gelmişti.

Henüz o zaman yeteri kadar düşünce kitabı okumamış olmam bu algıyı körüklemiş olabilir bugün okusam daha farklı analiz yapacağım betimlemeler o dönem birbiriyle kopuk ve yalnızca düşünürün kendisi için birşey ifade eden cümlelerdi benim için.

Yazarın takipçilerinin beğendiği bir kitap olmuş.
Bir gün tekrar okursam benim de hakkaniyetli bir yorumum olabilir belki.
207 syf.
·8/10 puan
Kitabın giriş bölümündeki Winter Light filmi hakkındaki yazıyı dönüp dönüp tekrar okumuşumdur. Kitabı ise şimdilik iki defa okudum. Yıllar sonra tekrar elime alıp yine benzer bir hissiyat ile okuyacağıma eminim. Dücane Cündioğlu'nun her yazdığı, her söylediği büyük önem arz ediyor benim için. Bu kuşağın en önemli düşünce adamlarından kesinlikle. Sinema ile ciddi anlamda ilgilenen herkesin okuması gereken bir kitap. Sadece sinema diye kısıtlamam da yanlış aslında, sorgulayan herkesin okuması gerek.
207 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Daha önce duyulmamış filmlerin analizleri yapımı yönetmenleri çekiliş şartları hepsi çok hoşuma gitmişti. Farklı bir tarz olduğu için okumuştum sinema alanıyla ilgilenan insanlara kesin tavsiye ederim.
207 syf.
·109 günde·Puan vermedi
"Sanatçı sanatıyla konuşandır; sanatı hakkında konuşan değil."
"Sanat eseri, kendisini, muhatabına, muhatabının insanı ve doğayı bildiği ölçüde ifşa eder."
"Farklı kültürlere ait farklı unsurları harmanlayıp akılları sıra bir 'sentez'e ulaştıklarını sananlar, Samuray kıyafeti giymiş bir Yeniçeri'yi elinde tabancayla bir Amerikan barına sokmaktan öte bir şey yapmış olmazlar. Bunun adı sanat değil sanatımsıdır."
Bu cümleler ön bilgiden öteye gidemeyecek nitelikteler elbette, kitap sinemaya bakışınızı değiştirecek bilgiler içermekle birlikte hayata dair sorular sormanızı da sağlıyor. Görmek ile bakmak arasındaki farktan yola çıkarak, görmenin ne demek olduğunu ve görmeye talip olmanın muhasebesini anlatan bir kitap. Bir başucu kitabı.
207 syf.
·20 günde
Magdur olsam magrur olurdum, o takdirde yolunu da gozlemezdim. Kahrettigine inansaydim kahrederdim, kahr edemesemde isyan ederdim. Inkar ederdim. Belki cekinir, belki korkar iman bile ederdim. Hic degilse kahrinin karsisina sabrimi cikarirdim. Kanaat eder, eldekiyle yetinir, inlemezdim.
Bir çocuğun elinden şekerlemesini alırsanız, o hırsından geriye kalanları da fırlatır.
Yaşamında yeni bir sayfa açmayı beceremeyenlerin en büyük hatası budur işte.
Geçmişlerinden ötürü bütün hayatlarını mahvetmeye çalışanların. Nasıl tevbe edeceklerini bilmeyenlerin.
İnsanlara , insan olduklarını daha çok hatırlatmalıyız ,
der Tarkovski.Sanat işbu duyarlılığın bir gerecidir. Filmler de insana insan olduğunu daha çok hatırlatmanın bir aracı.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sinema ve Felsefe
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
207
Format:
Karton kapak
ISBN:
978-605-4683-59-8
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kapı Yayınları
''Sanat ve sanatçı mı istiyorsunuz, dua edin de belalar yağsın üzerinize gökten! Açlıktan nefesiniz koksun! Hüznünüz olsun mesela. Yoksunluklarınız. İncinmişlikleriniz. Güçsüzlüğünüz.

Kuşkunun pençesinde kıvranın. Kahrolunuz. Kahrediniz. Yaşamı soğuk bir su gibi teninizde hissediniz.

....''

Kitabı okuyanlar 179 okur

  • Ber Öz
  • Eda yılmaz
  • Handan DEMİREKİN
  • Zehra Erdem
  • Oğuzhan A.
  • A. Cihat Kahraman
  • Rabia Nur Dağ
  • Buğrahan Bilen
  • Samet
  • Antigone

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%0
13-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%24
25-34 Yaş
%48
35-44 Yaş
%20
45-54 Yaş
%0
55-64 Yaş
%4
65+ Yaş
%4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%29.8
Erkek
%70.2

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%32.7 (17)
9
%15.4 (8)
8
%34.6 (18)
7
%13.5 (7)
6
%1.9 (1)
5
%0
4
%1.9 (1)
3
%0
2
%0
1
%0