Türk mimarisi diye bir şey var. İçinde sofası, avlusu, küçük bahçesi olan geleneksel Türk evleridir bunlar. Bize özgü bir İslâmî tını sezersiniz.
Arazi, nüfus, maliyet, piayasa koşuları derken belki büyükşehirlede bunları yapması zor olabilir. Ama taşranın en ücra kasabasında bile ucube sıvalarla bezenmiş beton yığınları talep görüyor.
Yine eski Türk mimarisine yönelik talep yok.
Neden?
Bana kalırsa bunun cevabı çok açık: Hayatta kalma gailesinin, estetik kaygılara galip gelmesi.
Evrimsel biyolojide bunun psiko-biyolojik bir açıklaması vardır muhakkak ama konumuz bu değil.
Hayatta kalma telaşesi, sadece halk tabanında olmadı. Devlet elitlerinde de bu telaşe vardı:
Modern Türklükte, ulusun kıt kaynaklarını verimli kullanma düşüncesi, yıllarca sağlıklı kentleşmeye bir "mazaret" olarak kabul edildi. Kalkınmacı modernlik ve onun siyasal uzantısı olan "ulus inşası" ile yakından kesişiyordu bu düşünce.
Ancak her mazaretin bir süresi vardır; Ulus inşası gerekçesiyle çarpık kentleşmeye 80-90 yıl boyunca izin verildi. Üç büyük şehirde sermaye yığıldı. Peki şimdi niye izin veriyoruz? Ruhsatsız yapılar, kaçak imarlar, satılmış milli araziler, daracık, sıkış sıkış kent hayatı... Bu rezillik neden?
Modernizm ve serbest piyasa, ulus inşaasını tamamladıysa, kentleşmeyi bozan unsurlara neden izin veriliyor? Cevap açık: RANT.
İşte rant devreye girdiği andan itibaren, kentleşme sorunlarının siyasal-olandan ayrı düşünemeyeceğimizi görüyoruz.
Modernizm ve serbest piyasa derken, bir baktık ki verimlilikten kasıt, sermayecilerin kâr marjından başka bir şey değilmiş. Siyasal elitler, hâlinden memnun. Halk da memnun: akmasa da (rant) damlıyor tavrı alınmış, taa 1950'den beri.
Üzülerek söylüyorum ki, klâsik demokrasinin öngördüğü şekilde olan "hukuka uygun hareket eden ve plan